Kim? O.
Yattığı yerden tavana bakan Elmas Hanım tavanda yer yer dökülmüş boyalara bakıp bu
tavanın evvelden birkaç kez boyanmış olduğu çıkarımına vardı. Bu üst üste sırlanmış boyalar
odayı elmas hanımın zihnine değin küçülttü. Döküntülerin en alt katmanı, yer açısından en üst
katman, beyazdı ve beyaz elmas hanıma anneannesinin onu sevme şeklini hatırlatıyordu.
Elmas Hanımın insandan insana değişen el kadar ölçü birimiyle anılan, günden güne değişen
bebekliğinden beş sene önceki vefatından bir hafta öncesine kadar anneannesi ne zaman
Elmas Hanımı görse “Benim ak kızım akça kızım/ minik elleri pakça kızım/ al yanak gözleri
beyazım/ nerde kaldı benim elmasım’’ diye ufak bir türküyle dizi dibine çağırırmış. Bu
merasim anneannesinin ölümüne dek devam etti çünkü o son hafta rahmetli konuşamaz
olmuştu. Ama elmas hanım huy bilen, vefalı insandır. O zamana kadar dizin dibine kadar
gelen esma hanım son hafta birkaç adım öteye, başına geçerek orada beklemeye devam
etmişti. Doğduğu günden beri evlerinde görmeye alıştığı anneannesi, o son başucu
bekleyişlerinin bir yatsı namazı sonrasında yanı başında can verdi.
Bir üst kata çıkarak, zemin perspektifinden alta inerek, yeşil rengi gördü Servet Hanım. İki
sene evvel evlendiği beyi “Zümrüdüm’’ der ona. Servet hanım “ Ben öyle ucuz isimlere
gelmem. Zümrüt ne ki servetin yanında?” gibisinden bir cilveyle ballandırır muhabbeti.
Kocası olan mevzubahis adam servet hanımın bu tuzağına “Serveti kalbim kaldıramaz,
zümrüt ile yumuşatıyorum.” diye yakalanırdı.
Eşi köylerindeki diğer erkekler arasında “Ben varım!” diye kendini belli eden bir adamdı, en
azından ona öyle demişlerdi. Beyi olacak adamın validesini servet hanımın anneannesi tarlada
çalışırlarken kafalamış ellerindeki evlenme yaşlarındaki gençleri birbirlerine yapmışlardı.
Sözleşme büyük emirlerle imzalandığından bu iki genç kalp birbirlerini anca evlendiklerinde
gördüler. Duvağının kalkmasıyla karşısında beyi vasfıyla duran uzun boylu, sineklere uygun
pist bırakmamış tipteki adamı ilk kez gören Servet Hanım; sanki bu yüzle şimdiye kadarki
birlikteliğini on yıl öncesinden hissetmişti.
O köyden çıkıp başka bir şehre geldikleri zaman beyinin akrabasının ona ayarladığı işe yakın,
Sarıcada bir ev tutmuşlardı. ( Bu zaman atlamasını Sevda Hanımın zihnine yaşatan şey peş
peşeleşmiş boya katmanlarından sarı olanın gözüne çarpmasıdır.). Yeni ev elbette yeni komşu
demekti. Sevda Hanım tam zamanlı bir köyden indim şehire olduğundan şehir adetlerini daha
iyi tanımak adına komşularından kulağı yaralı olan, ona göre teyzelerle kısa zamanda senli
benli oldu. Teyzeler Sevda Hanıma apartman örfünü, mahalle adabını ve mahalleli huyunu
belletti. Bunun için çeşit çeşit dedikoduyu, laf arasını, iş ve de gücü yöntem olarak kullanan
teyzeler ve hatta teyzezadeler Sevda Hanımın doğan ilk çocuğunun büyüyüp serpilmesindeki
Edilen yardımlardan Sevda Hanım gayet memnundu çünkü edindiği yeni bilgileri isimleriyle
müsemma olarak daha önceden hiç öğrenmemişti.
O evin tek çocuğuydu. Babası gemi kaptanı olduğundan çoğunlukla seferdeydi. Çok sevdiği
anneannesinin de onlarla kalmasının asıl nedeni de buydu. Ortak kullanımlı Deniz isminin tek
tarafta karşılık bulmuş hali. Çocuksuz haneye tek çocuk olma müjdesiyle geldiğinde babası
yine seferdeydi, buna binaen adı buydu Bahriye Hanımın. Gördüğü yeni katman rengi mavi,
babasının yıllarca görmekte olduğu renkle aynı renk. İyi hatırlıyordu -gerçi hiç de
unutmuyordu ya- babası, öldüğünde bile denizdeydi. O zaman şu anki gibi teknoloji
gelişmemiş, birde üstüne böyle mühim durumlar resmi düzlemde inadına geç işliyordu.
Babasının vefatından üç hafta sonra ancak haberini alabilmişlerdi. Haberini alabilmişlerdi
çünkü uzun deniz seferlerinde ölen kişi defin için bekletilmez, durduğu vakitlerin arasında
epey açık bir makas olan geminin güvertesinden denize atılır. Yıllarca kısa aralarla birliktelik
yaşanılmış denizle ebedi beraberlik yaşamaya mahkum edilir mevta. İşte bu merasim
nedeniyle zaten az vakit çok aralıklarla gördüğü babasının ölüsünü görememiş, gördüğü en
son ki günü böyle bir adla anacağını işte o zaman anlamıştı Bahriye Hanım. Bu gerçek
Bahriye Hanımı derin bir maviliğe boğdu. Sevgili kocası eşinde görmeye dayanamadığı
maviliği ondan alıp duvara çaldı. O gün bu gündür Bahriye hanım o maviyle babasının
denizini hatırlar.
Epey zamandır, vaktini birimleştirmeyi on yıl evvelinde bıraktı Hanife hanım, baktığı
tavandan usanarak başını sağa çevirdi. Bakıyor ama gördüğünden emin olamıyordu.
Tanımıyordu. Burası Sarıcadaki evlerine benzemiyordu. Bu sefer de sola çevirdi ama iki kez,
teki tavana denk düşüyordu. Köydeki evleriyle uzaktan yakından alakasını metreyle ölçse bile
denklik bulamazdı. Anneannesinin evini ölümüyle öldürmüşlerdi zaten. Tüm şıklar elendiğine
göre cevap “C” de olamaz. Burası neresiydi? Vakitlice yatıp uzandığı bu yer ona yabancı bir
yer miydi? Misafirlikte miydi acaba? Eğer öyleyse kaç zamandır yan gelip yatarak ne ayıp
etmişti. Öte yandan ev sahibi de her kimse bu süreç boyu yanına gelmediği için ayıp
ediyordu. Durumun bir bir olması Hanife Hanımı biraz rahatlattı. İçerden duyduğu seslerin ev
sahibinin onu dışladığı bir muhabbet çemberi olmadığını umdu. İçeri gelinmesi ihtimaline
karşın onu bıraktıkları gibi bulmaları adına tekrardan tavana döndü başını bir kez sağa
çevirerek. Onu nasıl bıraktıklarını bilmiyordu ama olsun, o bir önceki halinin tavana bakmak
olduğundan emindi en azından.
Tavana en son bu kadar uzun baktığı zamana döndü Fikriye Hanım. Belki yedi sene evveline.
Mevsimlerden kış, sahip oldukları tek inek çayırların ötesinde kaybolmuş. Annesi kendi
annesinin yanında kalmak mecburiyetinde. Gökten bir iş düştü, o da Fikriye Hanımın başına.
Yaş itibari ile Fikriyecik olan Fikriye Hanım inek hanımı bulmak üzere yollara düştü. Düşe
kalka gittiği yollarda inekle rastlaştı. İneğin hanımlığını teyit ettikten sonra geldiği yoldan bu
sefer başka türlü karlara bata çıka geri döndü, inek hanım beraberinde. Ertesi sabah
uyandığında kalkmakta başarılı olamadı. Onca sendeleme sonunda Fikriyeciği bitap
düşürmüştü. İşte o zaman başlamıştı aklında kalan ilk tavan bekçiliğine. Baş gösteren hastalık
kalan vücudunu da gözler önüne sermesin diye annesi başında dördü dörtle çarpmış on altı
dönüyor. On yediyi kendi annesine ayırdığında da Fikriyecik anne diye seslenip yine yanında
istiyordu onu.
Bir odanın beşinci duvarıyla olan bu samimiyetin o zamanlardan hatırlayan Ziynet Hanım
içinde bulunduğu yalnızlıktan sıkılmış, yan odada ninesinin başındaki anasını başına çağırmak
istiyordu. Bunu günde bir iki kez yapıyordu. O, o kadarını saymıştı. Bu üçüncü olacaktı.
İsteğini durduramadı dayanamayarak “Anne!” dedi. İçerden sesler duyuyordu ama bu seslerin
arasından ne annesinin ağız sesini ne de geliyor olduğunu ele veren ayak sesini seçebiliyordu.
Kulağından emin olunca tekrardan “Anne!” diye seslendi. Tık yok. Tak sesi geldi. Tik ile
vaktin geçtiğinden emin oldu. Bir daha “Anne… Anne.. Anne. Anne! Anne? anne.’’
“Anne” denilerek açıldı kapı. Karşısında Hikmet Hanımın hayatında ilk kez gördüğü bir kadın
duruyordu. Kapının kulpunu bırakmayarak ve ağzından ayrılmayarak Hikmet Hanıma “ Hadi
ama anne tamam zor evet ama ölenle ölünmez. Kalk giyin sende, dolacak bugün bütün ev.
Baş sağlığına gelecekler. Onca hengamede bir de senle uğraşmayalım.” Dedi. Son cümleyi
sırtı dönük ve kapıyı kapatırken.
Hanım aklı karışmış bir şekilde kapıya baktı. Gözleri nemlendi. Yanaklarındaki nemli
damlaları anladı. Anladığı bir diğer şeyse bu evin kızının evi olduğuydu. En azından artık.
Beyinin ölmüş olduğunu da anladı. O sırada annesini daha da çağırmak istedi. Avazı çıktığı
kadar annesine duyurrmak, onu yanına sabitlemek istedi. Ölen kocasına nasıl bir tepki
vereceğini bilemeyen Hanım annesinden akıl almak istiyordu. Ne kadar çabalasa da annesinin
ona ulaşmayacağını da anladı. Bu anlamlandırma sıklığı ona ağır geldi. Annesini istiyordu.
İçinde aradı annesini. Hayatındaki o diğer mühim erkeğin cenazesine gitti. Annesinin o günkü
halini zihninde canlandırdı. Yetmedi gözünde canlandırdı, o da yetmedi gönlünde canlandırdı.
Doyamadı dışından canlandırdı. Annesinin yaptığı gibi gözlerini yumdu, ağzını ince bir
şekilde açtı. Ölüye benzettiği dar ağızından günün anlam ve önemine dair ağıt çığırdı. Az
önce kapıyı açan kadın inlemeler başlayınca kapının buzlu camında göründü ama Hanım onu
görmedi.
“Yetim kaldım bu elde/ Açtın yara sinemde/ Ne çare bulacağım/ Ya bu bendeki derde”
Göğsü sıkışan Hanım derin nefes aldı. Eş büyüklükte bir nefes verirken gözlerini açtı. Odanın
beşinci duvarıyla göz göze geldi. Yanaklarındaki ıslaklığa şaşırdı. Demek ki yine göz
tansiyonu azdı. O tatlı kız göz damlasını damlatmış olsa gerek. Baktığı yerdeki çatlaklara,
boşluklara, dökülen sıvalara doğru ah etti. “Nerde kaldı bizim bey, bir kutu boya bulamadı şu
tavana.”




Yorumlar