top of page
Ara

Kayıp

Avare avare gezerim. Akşamları insana "bir gün daha tükendi" diyen o çile düdüğü çalar

fabrikada; kendimi atarım sokaklara. Karaköy’ün gazozcusu, meyhanesi, restoranı, kitabevi,

sahafı, büfesi, operası, sineması, düğmecisi, turşucusu... Hepsini tek tek geçerim. Her akşam o

aynı köşede, “Yasaşın Cumhuriyet!” diye haykıran evsizin yanındaki Yusuf’un Kahvesine

girerim.

Yusuf’un kahvesi; evsizin, yurtsuzun, emekçinin, sanatçının, gece uyuyamayan, gündüzleri

uyanmak istemeyen, gördüğü kabuslar gerçek olacak diye tir tir titreyen, sevdiceğinin ellerine

öpücükler kondurup sımsıkı sıkıp evine uğurlayamayan gençlerin yeridir. O gençler

sevdiceklerini terk edemez ya; Yusuf’un Kahvesi hep bir kasvetlidir. Kasvet ama ne kasvet!

Evsizler çıplak ayaklarıyla bir samba dansına başlar; entel dantel olanlar gramofonlardan,

alkolden, onların kahveye getirdiği uğursuz ruhlardan bahsedip dururlar. Geceleri

uyuyamayanlar gençlere teselli verir; gençler de o teselliyi alıp biralarının içine koyarlar.

Kahve de öyle bir kahvedir ki, ne kart oynanır ne de kahve vardır.

Yusuftur hepsinin sebebi, hepsinin... Elinden eksik etmediği o bastonu, kafasındaki fötr şapka

ve gramofonda takılı kalmış, her gece saat birde o insanın içini tirim tirim titreten çıplak

ayaklarla ölüm dansı yaptıracak “If I Didn’t Care” şarkısıdır. Yusuf memnundur insanların tir

tir titremesinden. Gençlerin biten şişelerini sonsuzlukla doldurur. Her dökülen gözyaşında, her

anlamsız sözde, her “Yasaşın Cumhuriyet!” haykırışında; sapasağlam bacaklarının ona verdiği

cesaret ve böbürlenmeyle elindeki bastonu yere iki kere sağlamca vurur, ritüeli başlatır.

Masan sallanır, masanın ayağı sallanır... Evsiz, kuru boğazını elindeki şişeyle temizler.

Gençler sarsılır o kötü ruhların silsilesinden; ruhların zuhur ettiği tavan sarsılır. Bir an bütün

dünyayı; şu giriş katı kahve, ikinci ve üçüncü katları harabe, eski mi eski, üflesen yıkılacak,

yıkılsa altında kalacakların, ertesi gün olup gün ağardığında kimsenin adlarını

hatırlamayacağı, "burada ne oldu" dahi diye sormayacağı binadan ibaret zannedersin.

Beşinci biramda, adını başkasının koyduğu çocuklardan bahsetmeye başlarım. Avare avare

gezmek; her gördüğüm çocuğun ismini silmek, kendilerinin yeni isim seçmesini isterim. Sağ

ayak başparmağımdan gelir bu his; bacaklarımı yakmaya başlar, oradan böbreğime sıçrar.

Böbreğimde bir şenliktir başlar; ince ince kanallarla göğsüme varır, öksürmeye başlarım.

Öksürmeye başladıysam terk-i zaman vaktidir; bu vücud-u faninin kendini Galata Köprüsüne

atması gerekir. 12 nolu apartmanın camından içeriyi, cinlerin kart oyunlarını seyretmek;

fabrika duvarlarına yıldızlar çizmek, bekçileri duvarların arkasından seyretmek... Tam

ayaklanacakken Yusuf, topal taklidi yapmaktan memnun bir halde, bastonu taka tuka vurarak

yanıma gelir. Elinde bir birayla, önümdeki hayali arkadaşım “Manço”ya ait olan yeri işgal

eder, oturur. ”Bre adam, yetmedi mi milletin ruhunu sömürdüğün, hasat ettiğin?” sözü aklımın

ucundan dahi geçmez. Siz ne zannettiniz? Öyle namuslu, evli, işli, güçlü, akşamları evine

gittiğinde köpekler için evinin dışına bir kap mama bırakanlardan mı? Hayır efendim, hayır!

Zira benim ne evim vardır ne de kabım. Cebimdeki bir adet cetvelim, az önce yan masadan

çaldığım sekiz adet tuzlu fıstık ve biraz da susam dışında tek bir malım mülküm yoktur. Ben

de adını başkasının koyduğu biriyimdir.

— Ne oldu Emirhan? Başladı yine bir öksürük. Al şu birayı, al iç; nedir öyle tören

başlamadan gitmek?


Bu laflardan sonra Yusuf dört gözle ayaklarımı, bacaklarımı, ellerimi izler; titresinler,

titresinler de beni hasat etsin diye... Bakışlarından bellidir; fötr şapkasının altında gizlemeye

çalıştığı bakışlar gözlerimden kaçmaz. Bacaklarım, ayaklarım bumbuz kesilir; bırak titremeyi,

hareket bile etmez ya da ben öyle zannederim.

— Manço, derim.

— Manço mu? der.

— Manço tabii ya, bilmez misin? Her akşam benimle gelir buraya; na, tam şu oturduğun yere

oturur.

— Neyden bahseder bu Manço? Necidir, kimdir?

— Bazan güzel genç bir kadın, bazan 15 yaşındaki bir çocuk... Tornacı, alim, muallim, hırsız,

memur; onun ruh haline bağlıdır. Şu an bir şey olmak istemez ama.

— Ya senin ruh halin?

— Benim ruh halim ne seni ilgilendirir ne de Manço’yu; bir tek tavandaki tekinsiz ruhları

ilgilendirir.

Lafımı anladığından mıdır yoksa alındığından mıdır bilmem; Yusuf bana kapıyı gösterir.

Çıplak ayaklar, gramofon, gençler, Manço... Hepsi geride kalır. Kendimi dışarı atar, bir

türküdür patlatırım: “Would my every pray begin and end with just your name?” Fıstıklar

cebimden çıkar, bir bir ağzıma girer. Kabuğundaki tuzlar dişlerimin arasına girer, biram

ağzımı temizler. Elimdeki şişe mi küçülür yoksa ellerim mi anlayamam; içimi bir korkudur

sarar. Bir şişeye bakarım, bir ellerime.

Sekiz-dokuz yaşlarında, yastıklardan inşa ettiğim kale içindeyken küçülürdü ellerim;

küçülürdü, minnacık olurdu. Aman yarabbim, nasıl da küçülürdü ama ellerim! Kalenin surları

büyür, kapısı kapağnır, minnacık olurdum; labirentlere girer, bir sağa bir sola sapar,

çıkamazdım kaleden. Ablam veyahut annem kapıyı zorla kırar; bana zarar vermek korkusuyla

tir tir titreyen elleri arasına alır, “Geçti, geçti bak ellerimdesin şimdi! Minik değil, dev

gibisin,” sözleriyle surlar yıkılır, kapı dağılır, sakinleşirdim. Büyürdü ellerim.

Galata Köprüsü'ne vardım. Demirliklerden tutunup bir güzel istifra ettim denize.Karşıdan

geçen vapurdan birisi beni izliyor,vapurdan izliyorlar beni ama onlar kimdi unuttum,sahi siz

kimsiniz ulan?Haykırmak için açıyorum ağzımı ağzım dil lâl oluyor ciğerlerim vapurun

dumanıyla doluyor.İnsanlar izler seni insanlar,kapı deliğinden izler dürbünle izler ne çıkar

izlerse izlesinler.İnsan insan dediğin nedir ki bir avuç pezevenk,hırsız,namussuz.Ellerim

küçülüyor ellerim; yok yok küçülmüyor, yalan söylüyorsun. Ama küçülüyor işte, demir

büyüyor ben minnacık oluyorum. Nereden çıkardın onu? Ellerin küçülüyor da minnacık

oluyormuşsun... Yusuf’un işleri bunlar hep, onun.Yusuf gelince aklıma kolumla ağzımı

siliyor, yere sağlamca bir tükürüyorum. Bu son içiş yarrabbim! Hele bir yarını edeyim; güneş

batıdan doğmasın, Yusuf beni kahveden men etmesin, düdük susmasın yeter ki... Yan yana

sıralı binaları geçer, sokak aralarındaki fısıldaşmaları, o acıklı ağıtları dinlerim; birisi

aşkından öteki kaybettiği kedisinden fısıldaşır. Çocukların adlarını çalar, yeni adlar takarım.


Binalar yükselir, alçalır durur; artık sıralı binalar yoktur, gecekondular başlar. Bacası kırık

gecekondular, kapısız gecekondular, çatısız gecekondular, jandarmanın intikal ettiği

gecekondular... Bırak şimdi, bırak gecekonduları saymayı! Bırakamam ama gecekonduları,

bıraksam olmaz ki; hepsinin haritası mıh gibi zihnimdedir: şapkasızların kaldığı gecekondu,

ciddi gecekondu, kendiyle barışık gecekondu... Yapamam, bırakamam işte saymayı.

Özellikle de şapkasızların kaldığı gecekondu... Evin önü şapkalarla doludur: Hasır, Fötr,

Kasket, Vizör, Bucket, Uşanka, Kufi, Baret... Eve giren herkes şapkasını da ismini de dışarıda

bırakır, öyle girer. Balıkçı şapkasını ellerim arasına alır, aşağı doğru eğimli kısmını elimle

okşar, yumuşak ama geniş delikli kenarlarını kafamda doldururum. Balıkçı Remzi’nin dülger

balığıyla kavga ederken “gazi” olmuş şapkası... Alır geçiririm kafama; bugün denizciyim

artık. Her yer yeşilliktir şimdi; ne soba dumanı ne de fabrika öksürüğü vardır.

Her gün geldiğim ağaç kovuğu ileride... Tam tamına seksen yaşında. Arkasındaki sapasağlam

ağaçla aynı kaderi paylaşamamış; üstüne saldırmışlar, işemişler, iki harbi de görmüş, sonunda

da pes etmiş, ağaç kovuk olmuş. Doludur ama çok doludur, anlatacak çok şeyi vardır;

etrafında tek bir kötü ruh bile yoktur. Yeşilliklerin ortasında, etrafındaki dikenler bacaklarıma

bata bata kendimi ileri atar ilerlerim; kovuğuna oturur, arkasındaki ağaca yaslanırım.

Başlarım gökyüzüne bakmaya; sıralı evler, gecekondular, isimsiz çocuklar da ardımdadır

artık. Yıldızları sayarım yıldızları... Yıldızlar bitmek bilmez mi bu yıldızlar? Sayarım da

sayarım. Andromeda'dan mektup varmış bizim köye; havada yakalar, cebime atarım. "Bir

düğündür varmış, bir şenliktir varmış," öyle yazar mektupta; ben de onun yalancısıyım.

Cebimdeki cetveli çıkarır; enlemesine, düzlemine, yüklemine ölçerim mektubu. Her

ölçtüğümde kelimeler küçülür, virgüller küçülür mektup küçülür; sonra ellerim küçülür, sonra

yıldızlar küçülür... Kovuk üstünde bir isimsiz olurum. Karıncalardan birisi, tahminimce

sekizinci anteniyle bana dertli dertli bir şeyler anlatır; bahseder durur o ardı arkası gelmez

dertlerinden. Konuştukça üçüncü, beşinci, yedinci antenleri de hareketlenir; iyice dertlenir.

Sıkma canını be! Cebimdeki susamı çıkarırım; kemirmeye başlarız. Karınca susar, ben

susarım. Konuşulacak bir şey yoktur, o anlar, ben anlarım. Susamı kemire kemire bir hâl olur,

tıkındıkça tıkınır, sonu gelmez bir ziyafete başlarız. Karınca, dolu ağzına ehemmiyet

göstermeden heyecanlı heyecanlı bakar bana; ağzından çok mühim bir laf çıkacaktır belli.

Bütün antenleri oynamaya başlar, ağzını açar... Bense taka tuka sesleriyle kendime gelir,

biramı içmeye Manço’yla konuşmaya devam ederim.

 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page