Kayıp
- Enes Yazıcı
- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur
Avare avare gezerim. Akşamları insana "bir gün daha tükendi" diyen o çile düdüğü çalar
fabrikada; kendimi atarım sokaklara. Karaköy’ün gazozcusu, meyhanesi, restoranı, kitabevi,
sahafı, büfesi, operası, sineması, düğmecisi, turşucusu... Hepsini tek tek geçerim. Her akşam o
aynı köşede, “Yasaşın Cumhuriyet!” diye haykıran evsizin yanındaki Yusuf’un Kahvesine
girerim.
Yusuf’un kahvesi; evsizin, yurtsuzun, emekçinin, sanatçının, gece uyuyamayan, gündüzleri
uyanmak istemeyen, gördüğü kabuslar gerçek olacak diye tir tir titreyen, sevdiceğinin ellerine
öpücükler kondurup sımsıkı sıkıp evine uğurlayamayan gençlerin yeridir. O gençler
sevdiceklerini terk edemez ya; Yusuf’un Kahvesi hep bir kasvetlidir. Kasvet ama ne kasvet!
Evsizler çıplak ayaklarıyla bir samba dansına başlar; entel dantel olanlar gramofonlardan,
alkolden, onların kahveye getirdiği uğursuz ruhlardan bahsedip dururlar. Geceleri
uyuyamayanlar gençlere teselli verir; gençler de o teselliyi alıp biralarının içine koyarlar.
Kahve de öyle bir kahvedir ki, ne kart oynanır ne de kahve vardır.
Yusuftur hepsinin sebebi, hepsinin... Elinden eksik etmediği o bastonu, kafasındaki fötr şapka
ve gramofonda takılı kalmış, her gece saat birde o insanın içini tirim tirim titreten çıplak
ayaklarla ölüm dansı yaptıracak “If I Didn’t Care” şarkısıdır. Yusuf memnundur insanların tir
tir titremesinden. Gençlerin biten şişelerini sonsuzlukla doldurur. Her dökülen gözyaşında, her
anlamsız sözde, her “Yasaşın Cumhuriyet!” haykırışında; sapasağlam bacaklarının ona verdiği
cesaret ve böbürlenmeyle elindeki bastonu yere iki kere sağlamca vurur, ritüeli başlatır.
Masan sallanır, masanın ayağı sallanır... Evsiz, kuru boğazını elindeki şişeyle temizler.
Gençler sarsılır o kötü ruhların silsilesinden; ruhların zuhur ettiği tavan sarsılır. Bir an bütün
dünyayı; şu giriş katı kahve, ikinci ve üçüncü katları harabe, eski mi eski, üflesen yıkılacak,
yıkılsa altında kalacakların, ertesi gün olup gün ağardığında kimsenin adlarını
hatırlamayacağı, "burada ne oldu" dahi diye sormayacağı binadan ibaret zannedersin.
Beşinci biramda, adını başkasının koyduğu çocuklardan bahsetmeye başlarım. Avare avare
gezmek; her gördüğüm çocuğun ismini silmek, kendilerinin yeni isim seçmesini isterim. Sağ
ayak başparmağımdan gelir bu his; bacaklarımı yakmaya başlar, oradan böbreğime sıçrar.
Böbreğimde bir şenliktir başlar; ince ince kanallarla göğsüme varır, öksürmeye başlarım.
Öksürmeye başladıysam terk-i zaman vaktidir; bu vücud-u faninin kendini Galata Köprüsüne
atması gerekir. 12 nolu apartmanın camından içeriyi, cinlerin kart oyunlarını seyretmek;
fabrika duvarlarına yıldızlar çizmek, bekçileri duvarların arkasından seyretmek... Tam
ayaklanacakken Yusuf, topal taklidi yapmaktan memnun bir halde, bastonu taka tuka vurarak
yanıma gelir. Elinde bir birayla, önümdeki hayali arkadaşım “Manço”ya ait olan yeri işgal
eder, oturur. ”Bre adam, yetmedi mi milletin ruhunu sömürdüğün, hasat ettiğin?” sözü aklımın
ucundan dahi geçmez. Siz ne zannettiniz? Öyle namuslu, evli, işli, güçlü, akşamları evine
gittiğinde köpekler için evinin dışına bir kap mama bırakanlardan mı? Hayır efendim, hayır!
Zira benim ne evim vardır ne de kabım. Cebimdeki bir adet cetvelim, az önce yan masadan
çaldığım sekiz adet tuzlu fıstık ve biraz da susam dışında tek bir malım mülküm yoktur. Ben
de adını başkasının koyduğu biriyimdir.
— Ne oldu Emirhan? Başladı yine bir öksürük. Al şu birayı, al iç; nedir öyle tören
başlamadan gitmek?
Bu laflardan sonra Yusuf dört gözle ayaklarımı, bacaklarımı, ellerimi izler; titresinler,
titresinler de beni hasat etsin diye... Bakışlarından bellidir; fötr şapkasının altında gizlemeye
çalıştığı bakışlar gözlerimden kaçmaz. Bacaklarım, ayaklarım bumbuz kesilir; bırak titremeyi,
hareket bile etmez ya da ben öyle zannederim.
— Manço, derim.
— Manço mu? der.
— Manço tabii ya, bilmez misin? Her akşam benimle gelir buraya; na, tam şu oturduğun yere
oturur.
— Neyden bahseder bu Manço? Necidir, kimdir?
— Bazan güzel genç bir kadın, bazan 15 yaşındaki bir çocuk... Tornacı, alim, muallim, hırsız,
memur; onun ruh haline bağlıdır. Şu an bir şey olmak istemez ama.
— Ya senin ruh halin?
— Benim ruh halim ne seni ilgilendirir ne de Manço’yu; bir tek tavandaki tekinsiz ruhları
ilgilendirir.
Lafımı anladığından mıdır yoksa alındığından mıdır bilmem; Yusuf bana kapıyı gösterir.
Çıplak ayaklar, gramofon, gençler, Manço... Hepsi geride kalır. Kendimi dışarı atar, bir
türküdür patlatırım: “Would my every pray begin and end with just your name?” Fıstıklar
cebimden çıkar, bir bir ağzıma girer. Kabuğundaki tuzlar dişlerimin arasına girer, biram
ağzımı temizler. Elimdeki şişe mi küçülür yoksa ellerim mi anlayamam; içimi bir korkudur
sarar. Bir şişeye bakarım, bir ellerime.
Sekiz-dokuz yaşlarında, yastıklardan inşa ettiğim kale içindeyken küçülürdü ellerim;
küçülürdü, minnacık olurdu. Aman yarabbim, nasıl da küçülürdü ama ellerim! Kalenin surları
büyür, kapısı kapağnır, minnacık olurdum; labirentlere girer, bir sağa bir sola sapar,
çıkamazdım kaleden. Ablam veyahut annem kapıyı zorla kırar; bana zarar vermek korkusuyla
tir tir titreyen elleri arasına alır, “Geçti, geçti bak ellerimdesin şimdi! Minik değil, dev
gibisin,” sözleriyle surlar yıkılır, kapı dağılır, sakinleşirdim. Büyürdü ellerim.
Galata Köprüsü'ne vardım. Demirliklerden tutunup bir güzel istifra ettim denize.Karşıdan
geçen vapurdan birisi beni izliyor,vapurdan izliyorlar beni ama onlar kimdi unuttum,sahi siz
kimsiniz ulan?Haykırmak için açıyorum ağzımı ağzım dil lâl oluyor ciğerlerim vapurun
dumanıyla doluyor.İnsanlar izler seni insanlar,kapı deliğinden izler dürbünle izler ne çıkar
izlerse izlesinler.İnsan insan dediğin nedir ki bir avuç pezevenk,hırsız,namussuz.Ellerim
küçülüyor ellerim; yok yok küçülmüyor, yalan söylüyorsun. Ama küçülüyor işte, demir
büyüyor ben minnacık oluyorum. Nereden çıkardın onu? Ellerin küçülüyor da minnacık
oluyormuşsun... Yusuf’un işleri bunlar hep, onun.Yusuf gelince aklıma kolumla ağzımı
siliyor, yere sağlamca bir tükürüyorum. Bu son içiş yarrabbim! Hele bir yarını edeyim; güneş
batıdan doğmasın, Yusuf beni kahveden men etmesin, düdük susmasın yeter ki... Yan yana
sıralı binaları geçer, sokak aralarındaki fısıldaşmaları, o acıklı ağıtları dinlerim; birisi
aşkından öteki kaybettiği kedisinden fısıldaşır. Çocukların adlarını çalar, yeni adlar takarım.
Binalar yükselir, alçalır durur; artık sıralı binalar yoktur, gecekondular başlar. Bacası kırık
gecekondular, kapısız gecekondular, çatısız gecekondular, jandarmanın intikal ettiği
gecekondular... Bırak şimdi, bırak gecekonduları saymayı! Bırakamam ama gecekonduları,
bıraksam olmaz ki; hepsinin haritası mıh gibi zihnimdedir: şapkasızların kaldığı gecekondu,
ciddi gecekondu, kendiyle barışık gecekondu... Yapamam, bırakamam işte saymayı.
Özellikle de şapkasızların kaldığı gecekondu... Evin önü şapkalarla doludur: Hasır, Fötr,
Kasket, Vizör, Bucket, Uşanka, Kufi, Baret... Eve giren herkes şapkasını da ismini de dışarıda
bırakır, öyle girer. Balıkçı şapkasını ellerim arasına alır, aşağı doğru eğimli kısmını elimle
okşar, yumuşak ama geniş delikli kenarlarını kafamda doldururum. Balıkçı Remzi’nin dülger
balığıyla kavga ederken “gazi” olmuş şapkası... Alır geçiririm kafama; bugün denizciyim
artık. Her yer yeşilliktir şimdi; ne soba dumanı ne de fabrika öksürüğü vardır.
Her gün geldiğim ağaç kovuğu ileride... Tam tamına seksen yaşında. Arkasındaki sapasağlam
ağaçla aynı kaderi paylaşamamış; üstüne saldırmışlar, işemişler, iki harbi de görmüş, sonunda
da pes etmiş, ağaç kovuk olmuş. Doludur ama çok doludur, anlatacak çok şeyi vardır;
etrafında tek bir kötü ruh bile yoktur. Yeşilliklerin ortasında, etrafındaki dikenler bacaklarıma
bata bata kendimi ileri atar ilerlerim; kovuğuna oturur, arkasındaki ağaca yaslanırım.
Başlarım gökyüzüne bakmaya; sıralı evler, gecekondular, isimsiz çocuklar da ardımdadır
artık. Yıldızları sayarım yıldızları... Yıldızlar bitmek bilmez mi bu yıldızlar? Sayarım da
sayarım. Andromeda'dan mektup varmış bizim köye; havada yakalar, cebime atarım. "Bir
düğündür varmış, bir şenliktir varmış," öyle yazar mektupta; ben de onun yalancısıyım.
Cebimdeki cetveli çıkarır; enlemesine, düzlemine, yüklemine ölçerim mektubu. Her
ölçtüğümde kelimeler küçülür, virgüller küçülür mektup küçülür; sonra ellerim küçülür, sonra
yıldızlar küçülür... Kovuk üstünde bir isimsiz olurum. Karıncalardan birisi, tahminimce
sekizinci anteniyle bana dertli dertli bir şeyler anlatır; bahseder durur o ardı arkası gelmez
dertlerinden. Konuştukça üçüncü, beşinci, yedinci antenleri de hareketlenir; iyice dertlenir.
Sıkma canını be! Cebimdeki susamı çıkarırım; kemirmeye başlarız. Karınca susar, ben
susarım. Konuşulacak bir şey yoktur, o anlar, ben anlarım. Susamı kemire kemire bir hâl olur,
tıkındıkça tıkınır, sonu gelmez bir ziyafete başlarız. Karınca, dolu ağzına ehemmiyet
göstermeden heyecanlı heyecanlı bakar bana; ağzından çok mühim bir laf çıkacaktır belli.
Bütün antenleri oynamaya başlar, ağzını açar... Bense taka tuka sesleriyle kendime gelir,
biramı içmeye Manço’yla konuşmaya devam ederim.




Yorumlar