İnsan Üstündür
- Lil. S.
- 3 gün önce
- 2 dakikada okunur
Muhtemelen bir insanın yapabileceği maksimum hızla kaçıyordum ölüm meleğinden. Bir insan kızı için uzun yaşamıştım ve her bir nefesimle de yaşamaya devam ediyordum. Ancak sanırım ecelim, her adımımla bana daha fazla yaklaşıyordu. Yine de omzumun üzerinden arkaya bakıp mesafeyi ölçmeye cesaretim yoktu.
Yüz on bir yıl… İşte bu kadar zamandır vardım. Beni dünyaya getiren kişiler, o bedendeki görevlerini tamamlamış ve maddesel dünyadan ayrılmışlardı. Uzun hayatım boyunca buna hiç üzülmemiştim, çünkü onları hiç tanımamıştım. Ayrıca bana bu şekilde öğretilmişti.
Surlar içinde pek çok kanlı ve kansız canlı yaşıyordu. Kanlı olanlar, dışarıdaki dünyada fazla uzun yaşayamazdı — tabii bize göre. Ancak büyümüz bizi, gerekirse bir kansız kadar uzun süre yaşatır ve genç tutardı. Hepimiz belli bir zamanda — herkes için farklıydı — bu bedendeki görevimizi öğrenirdik. Ben yüz on bir yıl yaşamıştım ve hâlâ kendiminkini bilmiyordum. Böyle olanlar az değildi ve biz kendimizi şanslı sayardık. Çünkü bu, daha yaşayacağımız ve hiçbir işe yaramasak bile kimsenin bize karışamayacağı anlamına gelirdi.
Yüz on bir tehlikeli bir yaştı. Çünkü surlar içinde, milyonlara ulaşabilecek insan hayatı için henüz toy zamanlardı ve bana uğrayacak ilk melek sayısıydı. “Melek sayılarında”, geçen yıllarda denildi ki ya bize cezamızdan ya da ödülümüzden bir parça gösterilirdi. Ne yapmıştım ya da yapacaktım bilmiyordum ama bana o cezam gönderilmişti. Kötü bir insan olduğum fikri içimi kemiriyordu, çünkü peşimde bir ölüm meleği vardı.
Nerede olduğumu bilmeden ormana dalmıştım. Dallar ve bitkiler uzuvlarıma dolanıyor, derimi kesiyordu. Arkamdan gelen güçlü siyah kanatların, benim zorlukla geçtiğim yerleri kırıp geçtiğini duyabiliyordum. Ormana girmek lehime olmuştu; açık alanda olsaydık o koca kanatlar beni anında yakalardı. Ama yine de yaklaşıyordu ve benim aksime yorulmuyor, zarar görmüyordu.
İnsanlar için “her canlıdan üstün” derlerdi. Ancak bir melek tarafından kovalanırken bunun hangi tarafının doğru olduğunu anlamıyordum. Zeki miydim? O da zekiydi. İnanan biri miydim? Eminim, acınası olduğumu düşünüyordu. İradem var mıydı? Onun yok muydu?
Yoktu.
Buldum.
Tüm sınırlarımı zorlayıp hızlandığımda ve yönümü değiştirdiğimde bana daha da yaklaşmıştı. Ama bu kez korkmadım. İnce bir nehir karşımdaydı. Kendimi suya dokunmamaya özen göstererek karşıya attığımda yere yapıştım ve bir süre kalkamadım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Heyecanla başımı kaldırdım.
Ölüm suretine bürünmüş kara melek, diğer taraftan düz bir ifadeyle bana bakıyordu. Görevi gereği biçim değiştirme yeteneği olsa da şu anda asıl suretindeydi. Sanadığım kadarıyla bir erkek melekti; biraz uzun saçları ve teni dışındaki her bir noktası simsiyahtı. Normalde farklı göründüğünü hatırlıyordum. Güleç biriydi ama görevinden olsa gerek hissizdi.
Nefes nefese ayağa kalktım. Peşimden ayrılamazdı ama nehrin ötesine de geçemezdi. Hepimiz için yasaktı; ama o, bir melek olarak başkaldıramazdı. Ben ise insandım: iradem vardı.
“İşte bu yüzden senden üstünüm,” dedim.
Ölümden böyle kaçtım




Yorumlar