HOŞÇA KAL
Bir paradoksun içine sıkıştım...
Bir süredir uyuyor muyum, yoksa uyanık mıyım anlayamıyorum. Yaşadığım hayatlardan
hangisinin gerçek olduğunu bilmiyorum. Her uyandığımda ya da uyuduğumda kendimi başka bir
hayatın içinde buluyorum. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Değişmeyen tek şey her zaman o
oluyor: Onun gitmediği, hâlâ var olduğu bir hayat...
Onu, her şeyden çok sevdiğim insanı kaybedeli ne kadar oldu bilmiyorum. Onun gittiği günden
beri yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum, onu da bilmiyorum. Hayat, etrafımdaki herkesin kapılıp
gittiği fakat benim bir türlü dâhil olamadığım bir akıntı gibi hissettiriyor. Sanki o gittiği gün her
şeyimi onunla beraber o mezarlığın içine gömmüşüm. Ağzımı açtığımda sesim çıkmıyor, dilim
dönmüyor. Yemek yemeye çalıştığımda boğazımdan geçmiyor. En önemlisi de kalbim atmıyor
gibi...
Nereye baksam, başımı nereye çevirsem onu görüyorum. Gözlerimden akan yaşlar, kalbimin
sıkışması... Onu her gördüğümde elini sıkı sıkı tutmaya, bir daha hiç bırakmamaya çalışıyorum.
Hayattayken yapamadıklarımızı yapıyor, onunla geçiremediğim o güzel zamanları telafi etmeye
çalışıyorum.
Sonra bir uyanıyorum ve bakıyorum ki yanı başımda. Sanki hiç ölmemiş gibi...
Hangisi gerçek?
Ya da daha önemlisi, onunla birlikte ben de mi öldüm?
Mesela şu an, bunları yazarken yanı başımda görüyorum onu. Masanın üzerine çıkmış, ayaklarını
sallıyor. Bana gülümseyerek bakıyor ve öpücük atıyor...
Hayır, hayır. O zaten hiç ölmedi ki. Bana beni asla bırakmayacağını söylemişti. Biliyordum, beni
hiçbir şekilde yalnız bırakmayacağını biliyordum.
Acınası bir durumda olduğumun farkındayım. Aklımın sınırlarında dolaştığımı, gerçek ile hayalin
birbirine karıştığı o ince çizgiyi çoktan aştığımı hissediyorum. Ama söyleyin: Bütün bunlar, en
azından onu hayal de olsa görebilmek, bir umudun peşinden gidip elini tutmaya çalışmak, onsuz
yaşayacağım bir ömre bedel değil mi?
Varsın deli olayım...
Ansızın bembeyaz bir odanın içinde gözlerimi açıp da onu göremediğimde kendimi gerçekten
çaresiz ve ölmüş gibi hissettim. Etrafı, odanın her köşesini aradım. Küçük pencereden dışarı
baktım. Bir umutla bekledim çünkü o, beni asla bırakmayacağını söylemişti.
Ama bu kez yoktu.
Odanın kapısını açmaya çalıştım. Belki bir yere gitmişti, belki dışarıda beni bekliyordu. Kapı
açılmadı.
Sonra babamı gördüm.
Kapının küçük penceresinin arkasında duruyordu. Kapıyı açmasını bekleyerek heyecanlandım
ama açmadı. Bir süre sonra içeri beyaz önlüklü birkaç kişi girdi. Babam ise yalnızca onları izledi.
Gözlerinden yaşlar akarak, çaresizce izledi.
Çırpınışlarımı...
Beni yatağa bağlayışlarını...
İşte o zaman anladım. Uzun zamandır bir rüyadan uyanıyor, ardından başka bir rüyanın içine
dalıyordum. Onunla beraber kendimi de o mezara gömmüştüm.
Tedavi olmak ve onsuz bir hayatta yaşamak umurumda değildi. Onsuz nasıl nefes alacağımı,
hayata nasıl tutunacağımı bilmiyordum. Onsuz bir hayatın gerçek olduğuna dahi inanmıyordum.
Ama her gün dostlarım ve babam usanmadan, sıkılmadan yanıma geliyor; saatlerce benimle
oturuyorlardı. Belki konuşuyorlardı da ben duymuyordum. Tek görebildiğim, gözlerindeki
çaresizlikti.
Her geçen gün bir öncekinden daha kötü olmaya başladı. Çünkü onu artık rüyalarımda bile eskisi
kadar sık göremiyordum. Yokluğunu her geçen gün daha fazla hissediyordum. Bunun verdikleri
ilaçlar yüzünden olduğunu biliyordum.
Bir çıkayım buradan, diyordum. O yine dönecek. Beni yalnız bırakmayacak. Çünkü bana söz
vermişti.
Bir süre bu umutla, tedavim güzel gidiyormuş gibi davranmaya başladım. Babamla ve
arkadaşlarımla sohbet ettim. Güldüm, şakalar yaptım, yaşıyormuş gibi davrandım. Sırf şu lanet
olası odadan çıkıp ona kavuşabilmek için...
Bu oyun kaç ay sürdü, hatırlamıyorum. Ama size şöyle söyleyeyim: Onsuz geçen her gün, benim
için bir ömre bedeldi.
Bir gün babam, hastaneden çıkabileceğimi öğrenmiş. Sevinçle yanıma geldi, bana sıkı sıkı sarıldı
ve yüzümü öptü. Ardından doktor geldi. Tedavi sürecinin iyi gittiğinden, her hafta kontrole
gelmem şartıyla eve dönebileceğimden filan bahsetti. Gerisini pek hatırlamıyorum. Çünkü onu
dinlemiyordum. Eve gidecek olmanın heyecanı bütün bedenimi sarmıştı.
Eve döndüğüm ilk gece yatağa uzanacak, gözlerimi kapattığım anda onu görecektim.
Uyandığımda da yanı başımda olacaktı. Buna inanıyordum.
Günlerce, haftalarca onu görmeyi bekledim. Rüyalarımda, odamın içinde, herhangi bir sokağın
köşesinde... Ama yoktu. O gitmişti. Tedavi süreci ne kadar uzun sürdüyse artık, beni daha fazla
bekleyememiş ve çekip gitmişti.
Bir gün, belki onu herhangi bir sokağın arasında bulurum umuduyla dolaşmaya başladım.
Yürüdüm. Hiç bilmediğim sokaklardan geçtim, hiç tanımadığım yüzler gördüm. Ama o hiçbir
yerde yoktu.
Kendimi çaresizliğin ortasında, karanlık bir kuyunun dibinde hissederek rastgele yürümeye
devam ettim. Ta ki tanıdık bir koku alana, onu takip edene kadar..
.
Kokuya yaklaştıkça adımlarım yavaşladı. Onu uzun bir aradan sonra yeniden görecek olmanın
heyecanıyla gözlerim karardı, başım döndü. Gözlerimi yeniden açtığımda karşılaştığım şey bir
mezar taşıydı. Üzerinde onun adının yazılı olduğu bir mezar taşı...
Gözlerimden yaşlar akarken o tanıdık kokunun geldiği yere yaklaştım. Mezarının yanı başına
uzandım. Toprağına sarıldım. Parmaklarımı toprağın içinde gezdirdim, sanki saçlarını okşuyor,
tenine dokunuyormuşum gibi...
Ve orada anladım o artık yoktu...




Yorumlar