top of page

HOŞÇA KAL

11 saat önce
3 dakikada okunur

Bir paradoksun içine sıkıştım...


Bir süredir uyuyor muyum, yoksa uyanık mıyım anlayamıyorum. Yaşadığım hayatlardan

hangisinin gerçek olduğunu bilmiyorum. Her uyandığımda ya da uyuduğumda kendimi başka bir

hayatın içinde buluyorum. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Değişmeyen tek şey her zaman o

oluyor: Onun gitmediği, hâlâ var olduğu bir hayat...


Onu, her şeyden çok sevdiğim insanı kaybedeli ne kadar oldu bilmiyorum. Onun gittiği günden

beri yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum, onu da bilmiyorum. Hayat, etrafımdaki herkesin kapılıp

gittiği fakat benim bir türlü dâhil olamadığım bir akıntı gibi hissettiriyor. Sanki o gittiği gün her

şeyimi onunla beraber o mezarlığın içine gömmüşüm. Ağzımı açtığımda sesim çıkmıyor, dilim

dönmüyor. Yemek yemeye çalıştığımda boğazımdan geçmiyor. En önemlisi de kalbim atmıyor

gibi...


Nereye baksam, başımı nereye çevirsem onu görüyorum. Gözlerimden akan yaşlar, kalbimin

sıkışması... Onu her gördüğümde elini sıkı sıkı tutmaya, bir daha hiç bırakmamaya çalışıyorum.

Hayattayken yapamadıklarımızı yapıyor, onunla geçiremediğim o güzel zamanları telafi etmeye

çalışıyorum.


Sonra bir uyanıyorum ve bakıyorum ki yanı başımda. Sanki hiç ölmemiş gibi...

Hangisi gerçek?


Ya da daha önemlisi, onunla birlikte ben de mi öldüm?


Mesela şu an, bunları yazarken yanı başımda görüyorum onu. Masanın üzerine çıkmış, ayaklarını

sallıyor. Bana gülümseyerek bakıyor ve öpücük atıyor...


Hayır, hayır. O zaten hiç ölmedi ki. Bana beni asla bırakmayacağını söylemişti. Biliyordum, beni

hiçbir şekilde yalnız bırakmayacağını biliyordum.


Acınası bir durumda olduğumun farkındayım. Aklımın sınırlarında dolaştığımı, gerçek ile hayalin

birbirine karıştığı o ince çizgiyi çoktan aştığımı hissediyorum. Ama söyleyin: Bütün bunlar, en

azından onu hayal de olsa görebilmek, bir umudun peşinden gidip elini tutmaya çalışmak, onsuz

yaşayacağım bir ömre bedel değil mi?


Varsın deli olayım...


Ansızın bembeyaz bir odanın içinde gözlerimi açıp da onu göremediğimde kendimi gerçekten

çaresiz ve ölmüş gibi hissettim. Etrafı, odanın her köşesini aradım. Küçük pencereden dışarı

baktım. Bir umutla bekledim çünkü o, beni asla bırakmayacağını söylemişti.


Ama bu kez yoktu.


Odanın kapısını açmaya çalıştım. Belki bir yere gitmişti, belki dışarıda beni bekliyordu. Kapı

açılmadı.


Sonra babamı gördüm.


Kapının küçük penceresinin arkasında duruyordu. Kapıyı açmasını bekleyerek heyecanlandım

ama açmadı. Bir süre sonra içeri beyaz önlüklü birkaç kişi girdi. Babam ise yalnızca onları izledi.

Gözlerinden yaşlar akarak, çaresizce izledi.


Çırpınışlarımı...


Beni yatağa bağlayışlarını...


İşte o zaman anladım. Uzun zamandır bir rüyadan uyanıyor, ardından başka bir rüyanın içine

dalıyordum. Onunla beraber kendimi de o mezara gömmüştüm.


Tedavi olmak ve onsuz bir hayatta yaşamak umurumda değildi. Onsuz nasıl nefes alacağımı,

hayata nasıl tutunacağımı bilmiyordum. Onsuz bir hayatın gerçek olduğuna dahi inanmıyordum.

Ama her gün dostlarım ve babam usanmadan, sıkılmadan yanıma geliyor; saatlerce benimle

oturuyorlardı. Belki konuşuyorlardı da ben duymuyordum. Tek görebildiğim, gözlerindeki

çaresizlikti.


Her geçen gün bir öncekinden daha kötü olmaya başladı. Çünkü onu artık rüyalarımda bile eskisi

kadar sık göremiyordum. Yokluğunu her geçen gün daha fazla hissediyordum. Bunun verdikleri

ilaçlar yüzünden olduğunu biliyordum.


Bir çıkayım buradan, diyordum. O yine dönecek. Beni yalnız bırakmayacak. Çünkü bana söz

vermişti.


Bir süre bu umutla, tedavim güzel gidiyormuş gibi davranmaya başladım. Babamla ve

arkadaşlarımla sohbet ettim. Güldüm, şakalar yaptım, yaşıyormuş gibi davrandım. Sırf şu lanet

olası odadan çıkıp ona kavuşabilmek için...


Bu oyun kaç ay sürdü, hatırlamıyorum. Ama size şöyle söyleyeyim: Onsuz geçen her gün, benim

için bir ömre bedeldi.


Bir gün babam, hastaneden çıkabileceğimi öğrenmiş. Sevinçle yanıma geldi, bana sıkı sıkı sarıldı

ve yüzümü öptü. Ardından doktor geldi. Tedavi sürecinin iyi gittiğinden, her hafta kontrole

gelmem şartıyla eve dönebileceğimden filan bahsetti. Gerisini pek hatırlamıyorum. Çünkü onu

dinlemiyordum. Eve gidecek olmanın heyecanı bütün bedenimi sarmıştı.


Eve döndüğüm ilk gece yatağa uzanacak, gözlerimi kapattığım anda onu görecektim.


Uyandığımda da yanı başımda olacaktı. Buna inanıyordum.


Günlerce, haftalarca onu görmeyi bekledim. Rüyalarımda, odamın içinde, herhangi bir sokağın

köşesinde... Ama yoktu. O gitmişti. Tedavi süreci ne kadar uzun sürdüyse artık, beni daha fazla

bekleyememiş ve çekip gitmişti.


Bir gün, belki onu herhangi bir sokağın arasında bulurum umuduyla dolaşmaya başladım.

Yürüdüm. Hiç bilmediğim sokaklardan geçtim, hiç tanımadığım yüzler gördüm. Ama o hiçbir

yerde yoktu.


Kendimi çaresizliğin ortasında, karanlık bir kuyunun dibinde hissederek rastgele yürümeye

devam ettim. Ta ki tanıdık bir koku alana, onu takip edene kadar..

.

Kokuya yaklaştıkça adımlarım yavaşladı. Onu uzun bir aradan sonra yeniden görecek olmanın

heyecanıyla gözlerim karardı, başım döndü. Gözlerimi yeniden açtığımda karşılaştığım şey bir

mezar taşıydı. Üzerinde onun adının yazılı olduğu bir mezar taşı...


Gözlerimden yaşlar akarken o tanıdık kokunun geldiği yere yaklaştım. Mezarının yanı başına

uzandım. Toprağına sarıldım. Parmaklarımı toprağın içinde gezdirdim, sanki saçlarını okşuyor,

tenine dokunuyormuşum gibi...


Ve orada anladım o artık yoktu...

 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page