top of page
Ara

Hayat

Hayat.


Hayatı özlüyorum. Hareketi özlüyorum. Sırf zihinsel, hayali hareketlilikle olmuyor. Gerçek şeyler de istiyorum. Çünkü ben, sadece düşünen, hayal eden; ulaşmadan arzu eden, kavuşmadan özleyen bir canlı olacaksam eğer, benim için asıl cezaevi ne silivri ne de başkasıdır; benimdir, bedenimdir asıl. Doğasını, amacını ve ulaşmayı unutmaya yüz tutmuş bedenim, bir çeşit karşı-evrime uğrayacaksa, yılların yıpratıcı rüzgarından evvel psikolojik kıstırılmışlıkla ezilecek, eriyip dağılacaksa eğer, içimde devinen ve sürekli uman, arzu eden hırçın heyula, her şeyden önce benim sonum olacaktır.


Şu an, günün henüz başlangıç saatlerinde, yatağımda uzanırken, eylül ayının hafifçe ürperten ama üşütmeyen esintisini tüm vücudumda hissediyorum. Ne kadar da güzel! Nasıl da sıkıntısız! Vücudum yatağımın yumuşak çekimine gömülmüş, yorgunum da, telaşsız bir uyuşukluk bacaklarımı tamamen sarmış durumda. Gökyüzünde bulutlar, leyleklerle yarışırcasına bir hızla kayıp gidiyor. Sonbahar şair mevsimidir, doğası şiire benzer. Çünkü şiir, eşikte bekleyiştir, hem birliktelik hem de yalnızlıktır, aynı zamanda hem karışım hem de karışım karşısında duyulan korkudur; yola çıkış değildir henüz, ama öte yandan da sonsuz ayrılıktır. Sonbahar da öyle, kış diyarının eşiğidir, güneş bir gider bir gelir, rüzgarları bir sıcak bir soğuktur, ağaçlarda yaprakları renk renktir; henüz kış değildir ama yaz çoktan gitmiştir. Şair, alacakaranlıkta etrafı gözler, sezgileriyle görür, günbatımıyla hisseder. Ama hiçbir şiir, şu an beni çoktan uyuşturmuş olan şu tatlı eylül esintisinin yaptığını, böyle samimi bir şekilde yapamaz. Şairler yalan söyler, ama onların yalanları, oyun arkadaşlarına babasını büyük bir kahraman olarak anlatan çocuğun yalanlarına benzer; müthiş bir hayranlıktan ve eşsiz bir etkilenmişlikten doğar.


Şimdi, fiziğimi yatağımda bırakıp, yalnız şiirimle, kalkıp gidesim var. Pencere demirlerinin arasından süzülüp, o tatlı eylül esintisine karşı, doğduğu yeri bulana dek, durmadan, süzülüp uçasım var. Bir ihtimaller yığınına takılıp kalan talihimi, çırpınan irademi ve için için yanan endişemi terk edip gidesim var. Şu hapsolup kalmış, erimiş, güçten ve istençten kesilmiş samiyi sona erdiresim var. Bana ne lazım? Küçük dünya, büyük dünya. Sonsuz zaman, küçük bir an. Gücünü sonsuz zamandan almayan en ufak bir an bile gerçeklik kazanmıyor. Gerçek aşkın birleştirmediği eller er geç çözülüp gidiyor. Gerçek bir güne uyanmamış beden hep uykuda kalıyor; gerçek bir geceye erişmemiş gözler bir türlü kapanmıyor. Gönülsüzce alınan her soluk ciğerlerde birikiyor, giderek çökmeye, tortulaşmaya başlıyor.


Ama yine de, evcil bir hayvan gibi kıvrılıp yattığım şu yerde, yerkürenin hareketi gibi belirsiz ama kesin, yıldızların ışığı gibi uzak ama göz alıcı, içimde hala daha kıpırdamaya ve beni ekmeğe, suya, günün renklerine, ışığın salkım salkım hallerine bağlayan, rüyalar gibi öngörülemez ve kontrol dışı, bir yanıyla da anne şefkatine benzeyen bir şeyler var.


Hayatı özlüyorum. Vadettiklerinden çok, yarım bıraktıklarını… Ana caddelerinden çok, sokak aralarını… Soğuk ve çıplak ekranlarından çok, ağlayınca gözyaşlarının süzüldüğü, gülünce gamzeler açan yanaklarını…


Kendimi hayata borçlu hissediyorum; ondan aldığım ilhamı daha dile getiremedim.

65 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Siyah-5

Siyah-1

Comments


© Copyright
bottom of page