top of page
Ara

Dostoyevski, Beyaz Geceler, Petersburg

“Harika bir geceydi, belki de sadece gençken yaşanabilen gecelerden biriydi, sevgili okur. Gök öyle yıldızlıydı, öyle aydınlıktı ki, ona bakınca insan ister istemez kendi kendine soruyordu: Böyle bir göğün altında huysuz ve kaprisli insanlar yaşıyor olabilir mi gerçekten? Bu da genç bir soruydu, sevgili okur, çok genç, ama Tanrı böyle soruyu eksik etmesin yüreğinizden!..”(Çeviriler: Sabri Gürses)

Kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde (İlk Gece) kahramanımız yukarıdaki cümlelerle başlıyor anlatmaya. St. Petersburg’da; Neva’da, parklarda dolaşıyor; tanıdığı ama hiç tanışmadığı, konuşmadığı insanları izliyor; hiç girmediği, misafir olmadığı evleri izliyor, konuşuyor onlarla. Baharın gelmesi sebebiyle neredeyse tüm Petersburg halkı yazlık villalarına giderken, O, zamansız, kimsesiz ve sosyal olarak görünmez bir adam kıyafetinde, bir çeşit üstünlük duygusuyla (ama kesinlikle kırgın, yaralı bir üstünlük duygusuyla) Petersburg’u, giderek şehrin kapılarını ve kapıların ardındaki, baharın canlandırmaya başladığı kırları dolaşıyor. Kahramanımızın Petersburg’da kimsesi yok, ama O, tüm Petersburg’u tanıyor.

“İşte, anlıyorsunuz, okur, bütün Petersburg’u ne şekilde tanıdığımı.”

Kahramanımız genel bir hoşnutsuzluk/rahatsızlık hissetmektedir. Bu rahatsızlığın sebebini uzun süre düşünür. İnsanlara ve hatta kendine karşı bir yabancılık hisseder. “Söylediğim gibi, üç gün boyunca bir huzursuzluk içimi yiyip bitirmişti, şimdi de nedenini düşünüp duruyordum. Caddede içim sıkıldığı gibi (o yok, bu yok, nereye gitti bütün bunlar?), evde de kendimde değildim. İki gece dönüp durdum: Nedir bu köşemde bana rahat vermeyen şey? Neden bu köşede durmak rahatsız edici bir hal aldı?” Yaşadığı evi, odayı, duvarları, eşyaları, hizmetçisi Matryona’yı hayatının göstergeleri olarak inceler. Sonunda, “sonunda ancak bu sabah sorunun ne olduğunu anlayıverdim. Eh! Beni atlatıp yazlığa gitmişler! Uygunsuz ifadem için affedin, ama bunu yüksek üslupla ifade edemiyorum... Çünkü sonuçta Petersburg’da bulunmayan herkes, yazlığa ya gitmişti ya da gidiyordu…”, “Biz, beyler, buradan öylesine geçiyoruz, iki saat içinde yazlığa gideceğiz…”

Kahramanımız, Petersburg sakinlerinin yazlık villalarına gidişini ve kendisini geride bırakışını, Petersburg’da yaşamasına rağmen şehrin insanları ve bu insanların hayat tarzlarıyla kendi hayat tarzı arasındaki farkın bir göstergesi, toplumdan dışlanmışlığının somut bir örneği olarak algılar: “…sanki, bütün Petersburg çöle dönme tehdidi altındaydı, bu yüzden sonuçta ben utanmış, incinmiş ve kederli bir hal almıştım: Yazlığa gitmek için kesinlikle ne yerim vardı ne de bahanem. Her yük arabasıyla gitmeye, bir araba kiralamış olan saygıdeğer görünümlü her beyefendiyle yola koyulmaya hazırdım; ama bir kişi olsun, kesinlikle bir kişi olsun beni davet etmedi; sanki unutmuşlardı beni, sanki ben onlar için gerçekten de yabancıydım!”

Yukarıda bahsedilen yabancılık, belki ekonomik açıdan belki de sosyal açıdan kendisini gösterir. Yani karşımıza, kahramanımız ekonomik ya da sosyal olarak Petersburglulara denk olmadığı için oluşmuş gibi görünen bir yabancılık çıkar. Buradan da Dostoyeski’nin toplumsal statüyü ve insanların değer yargılarını incelediği bir bakış açısını yakaladığımızı düşünebiliriz: Kahramanımız Petersburg toplumunun varlıklı ya da soylu bir mensubu olsaydı aynı şekilde dışlanacak ve yalnızlığa terk edilecek miydi? Bu, zamanın Petersburg toplumunun hangi değerler üzerinde inşa edildiğini açığa çıkarma potansiyelini içinde barındıran bir sorudur.

Terk edemediği Petersburg şehri; sakinleri, evleri, yolları, bahçeleri ve üzerinde yükseldiği her şeyiyle, kahramanımızın omuzlarında bir yük, içinde bir rahatsızlıktır. Şehir kapılarından çıkıp insansız -Petersburgsuz- kırlara vardığında, rahatladığını hisseder: “O kadar çok ve uzun uzun gezindim ki, yine nerede olduğumu, alışkın olduğum üzere, unutmayı başardım, birden kendimi şehrin sınırında buldum. Bir anda neşelendim ve bariyerlerin ötesine geçip ekilmiş tarlaların, çayırların arasında yürüdüm, yorgunluk duymuyordum, ama bütün varlığımla ruhumdan bir yükün kalktığını hissettim.” Kendisini “şehir duvarları arasında sıkışıp kalmış, hastalıklı bir şehirli” olarak tarif eder. Gerek şehrin dışındaki kırlarda gerekse şehirde nadir anlarda yaşadığı mutluluk anlarının uçuculuğunu ise şe şekilde anlatır: “Ve üzülecek, bir anlık güzelliğin böyle hızla, böyle geri dönülmez biçimde solmasına, önünüzde böyle yanıltıcı ve boşuna parlamış olmasına, hatta onu sevecek kadar vakit bulamamış olmanıza bile üzüleceksinizdir...”

Yazar, “Ama her şeye rağmen gecem gündüzümden de güzel oldu! Bakın

nasıl oldu bu:” cümlesiyle, kitaba da adını veren geceler serisini, bu geceleri özel kılan olayları ve insanı anlatmaya başlar; ancak ben bunlardan (melodramdan) bahsetmeyecek, Petersburg şehri ve isimsiz kahramanımızın içinden Dostoyeski’yi görmeye çalışacağım.

Beyaz Geceler’i okurken Petersburg şehri, kendisini bana hikayenin kahramanı ve aynı zamanda anlatıcısı olan gencin bilinçdışı olarak gösterdi. Geçmişi ve şimdisiyle, evleri, caddeleri ve barındırdığı insanları, bu insanların dünyalarıyla Petersburg şehri; canlı, şekil değiştiren, varlığını daima hissettiren ama açık etmeyen, fakat sahip olduğu mutlak gücün farkında bir sinir sistemi gibi, bende, kahramanımızın bilinçdışı olarak şekillendi. Görüp algılayan ancak kabul edip edemeyeceğine, neyin ne olduğuna karar veremeyen genç kahramanımız ise Petersburg’un karşısına yalnız bir birey, bilinçdışının karşısına çıplak bir bilinç olarak çıkıyordu.

Deli ya da Büyük Petro’nun 1703 yılında Rusya topraklarına kattığı Petersburg, Petro’nun gözünde Rusya’nın Avrupa’ya atılan ilk ve en büyük adımıydı sanırım; ve şehir, bu idealle inşa edildi. Aynı ideal kaderine yön vererek şehrin çehresini de inşa etti. Nasıl Tolstoy, yaşamı, kafa yapısı ve eserleriyle Dostoyevski’den ayrılıyorsa, sonradan eski ve yeni Petersburg olarak kendi içinde çoğalan bu şehir de Rusya’nın geri kalanından aynı şekilde ayrılır.

Petersburg Dostoyevski’nin şehridir; aklı karışık, gelgitli, kararsız, bütünlükten uzak, tutkularıyla başı dertte, hasta, suçlu ve borçlu. İçinde barındırdığı deha, üzerine çullanan yavanlık ve sıradanlığın, zevksizlik ve akılsızlığın arasından sıyrılıp kurtulmaya çalışmaktadır; sürgit bir mücadelenin, kavganın şehridir. Dostoyevski de bu şehrin bir insan olarak temsilidir. Onun romanlarını okurken, Petersburg’u çokça yazarın kendisi olarak yorumlarım.

Beyaz Geceler romanında büyük bir akıl karışıklığı gibi tasvir edilen bu şehir, bir yandan alabildiğine canlı ve sevecen, bir diğer yandan ise korkutucu bir şekilde uzak ve soğuktur. Yine de kahramanımız için Petersburg’u terk etmek, tıpkı kişinin zihnini terk edemeyeceği gibi, roman boyunca sözü edilmeyen, mümkün olmadığı böylelikle ima edilen bir durumdur. Geçmişle, anılarla, arzularla, şu an ve yarınla yüzleşir gibi, kahramanımız da şehirle yüzleşir; bu ikisi arasında bir fark da yoktur. Petersburg, bellek ya da bilinçdışına, büyük bir gücü kontrol eden çok daha büyük bir güce dönüşmüştür.

Yazarın, romanın giriş cümlelerinde, geceyi tasvir ederken kurduğu “Gök öyle yıldızlıydı, öyle aydınlıktı ki, ona bakınca insan ister istemez kendi kendine soruyordu: Böyle bir göğün altında hastalıklı ve huysuz insanlar yaşıyor olabilir mi gerçekten?” cümlesi, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan dediğine; yıldızlarla dolu, parlak bir insanın bile zaman zaman içinde hissettiği hastalıklı ve karanlık geceye yöneltilmesi gereken bir sorudur belki de. Bu tarz bir çelişkiyi duymayan var mıdır?

Kahramanımızın/Dostoyevski’nin Petersburg olarak cisimleştirdiği huzursuzluk ve yabancılık hissi, şehrin kapılarından çıktığı anda, sanki insanın kendisini doğayla, sanatla, edebiyatla avutması, yani bir şekilde kendi gerçekliğinden uzaklaşması ya da onu başka bir boyuta taşıması gibi, yerini bir rahatlama ve huzura bırakmaktadır. Bu durum bana, önceki yazımda bahsettiğim, edebiyatın dönüştürücü gücünü anımsatıyor. İçindeki büyük rahatsızlığı, akıl karışıklığını yok etmek, Dostoyevski için de bir başkası için de mümkün değildir. Böylesine bir lütuf kimseye verilmemiştir. Bu yüzden olsa gerek, Dostoyevski, yazının yok etmese de dönüştüren, gerçekliği daha çekilebilir bir hale getiren gücünü kullanmış, belki de bunu yaşamını devam ettirmenin tek yolu olarak görmüştü.

Yazmak benim yapabildiğim az işlerden biri,” demiş Carlos Fuentes. “Neden yazıyorsun?” sorusu Dostoyevski’ye sorulmuş olsaydı, sanırım şöyle derdi: “Yazmak benim yapmaya mecbur olduğum bir iş.”


37 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

HASTANE

Naif Savaş

Yeşil -3

Comments


© Copyright
bottom of page