Dilemma
- Ebru Orhan
- 27 Şub
- 2 dakikada okunur
Hayat denen bu tuhaf tiyatronun provasında takılı kaldım; ne sahneye çıkıp rolümü oynayabildim
ne de salonu terk edecek cesareti bulabildim. Herkes gibi olmayı bir yenilgi, kendim olmayı ise
uçsuz buçaksız bir kimsesizlik saydım. Bir yanım bu ağır melodramın artık bitmesini isterken,
diğer yanım hiç dokunamadığım tenlerin, hiç gidemediğim şehirlerin, hiç atamadığım
kahkahaların yasını tutuyor.
Bir dilemmanın ortasında, kendi kendimin failiyim. Ne her şeyi olduğu gibi bırakacak kadar
umursamazım, ne de bir şeyleri değiştirecek kadar inatçı. Kendi inşa ettiğim o yüksek kulede,
pencereleri sımsıkı kapatmış bir kurban gibi kurtarılmayı bekliyorum. Ama biliyorum ki; bu
kulenin anahtarı en başından beri benim avucumun içindeydi ve kimsenin gücü, benim kendime
olan tutsaklığımı çözmeye yetmez. Güvenli limanımın uyuşturucu rahatlığı ile öteki kıyıların
vahşi merakı arasında sıkışıp kaldım. Belki de bu, yaşamaya cesareti olmayanların, kendi
hayatına seyirci olanların dilemması.
Kendi mağaramın rutubetli karanlığında, güneş ışığına çıkmaktan korkarak yaşıyorum . Bildiğim
cehennemi, bilmediğim cennete tercih ediyorum yani. İçim dipsiz bir kuyu gibi... Yukarı
çıkmaya çalışıyorum ama ipim kısa kalıyor. Zaten kimsenin beni yukarı çektiği de yok. Ama
"kendine yetme" masalından en çok, hep kendi başının çaresine bakmış olanlar yorulur.
"Ben yapmazsam kimse yapmayacak" cümlesi, bir güç gösterisi değil, kimseye yük olmamaya
çalışırken en çok kendine yük olmaktır aslında.
Oysa insan, o karanlık mağarada kendi isteğiyle kalsa bile, en azından ona fener tutup gözlerini
ışığa alıştıracak birini arıyor. Biliyorum, kimse kimsenin yara bandı olmak zorunda değil, eğer
yarayı açan o değilse...Ama insan bazen sığınacak bir liman, tutunacak bir dal, bütün gemileri
yaktığında onu kıyıda bekleyen birini arıyor. Bütün bu sevilme telaşımız, bu bitmek bilmeyen
aidiyet arayışımız da buradan gelmiyor mu?
Belki de Peter Pan gibi büyümeyi reddettik, belki de aşk masallarının o sahte kurtarıcılarına
inanacak kadar çaresizdik. İçimizdeki o devasa boşluğu gündelik telaşlarla, anlamsız gürültülerle
dolduruyoruz. Oysa biliyoruz: Günün sonunda, o boşluk yine bizi yutacak. Çünkü bazı boşluklar
doldurulmak için değil, insanı içten içe tüketmek için vardır.
Bu, hayatı bir türlü kıvıramayanların, eşikte bekleyenlerin, tüm heveslerini yitirmiş olanların
dilemması. Hala nabzı atarken, gerçekleşmemiş ihtimallerin hayaletleriyle beraber çoktan kendi
yasını tutmaya başlamış olanların...




Yorumlar