top of page
Ara

İmrahor Köprüsünde

Elimde bir poşet, sırtımda bir çanta ile indim otobüsten. Biraz yürüyecektim, çünkü gitmek istediğim yer bütün duraklardan uzaktaydı, burası varılacak bir yerden ziyade varılacak yere götüren bir köprüydü sonuçta. Fakat benim gözümde çok daha fazlasıydı.


Burası benim için bir sonun temsiliydi, umudumun ve masum çocukluğumun sonuydu.


Bir süre yürüdükten sonra ulaştım İmrahor Köprüsüne. Hava, buraya son geldiğim halinden çok daha sıcaktı, o gün acı acı esen ve gözlerimin içine hücum etmekte tereddüt etmeyen acı rüzgâr yerini her hareketimi görebilen kızgın bir güneşe bırakmıştı. Etrafta, köprünün her iki ucundaki yükseltilerden başka gölge verebilecek bir yer yoktu. Her ihtimale karşı almış olduğum ceketimi çıkarıp omzuma attım, başımdaki şapkayı ise hafifçe öne doğru eğdim.


Köprünün ortasına doğru yürürken korkuluğa baktım istemsizce ayak izleri için, önce alt tarafa, alt tarafta varsa üst tarafa. Kaç kişinin daha hayallerinin ve umutlarının sonu bu köprüye çıkmıştı, merak etmeden duramadım o an.


Köprünün ortasına ulaştığımda aşağı doğru baktım, buraya yapılma nedeni olarak uslanmayan bir insan tembelliğini tek sebep olarak düşünebildiğim mezarlığa bir veya iki mezar taşı daha eklenmiş gibiydi. Neşeden uzak bir şekilde kıkırdadım “Ya buradan götürme zahmetine bile girmiyorlar ya da buradan götüremiyorlar demek ki…” diye geçirirken içimden bir yandan da elimdeki poşetin bağını çözmeye başladım, az sonra taze pişmiş ekmek kokusu etrafa yayılmaya başladı.


Bu, onun çok sevdiği, Hocam Piknik lokantasının yemeklerden önce müşterilerine ikram ettiği ekmekti, zamanında yemek gelmeden önce bu ekmekten oturup üç sepet yediğimizi daha hatırlıyordum. Yanında da en sevdiği içeceklerden olan bir şişe kola. Yavaşça yere oturdum, neyse ki gelen geçen fazla olmadığından yolu tıkamıyordum.


“Beş ay oldu demek…” diye mırıldandım, esen rüzgâr kolumu okşarcasına hafifti. İçimi çektim “Hayat devam ediyor hâlâ, ama sensiz devam ediyor.”


Hava duruldu, bense kalbimde çoğu zaman kilitli tuttuğum yalnızca bazen bir sözle, bir müzikle veya anıyla aniden açılan o kilidin dişlerini yavaşça çevirmeye başladım.


“Buna şaşırır mısın bilmem, aziz dostum, ama bundan hem en az etkilenen hem de ciğeri sökülen ben oldum. Belki de hiç kimseyle paylaşmadığımız hayallerimizin bekçisi, yaşadığımız anların son sahibi ve yazacağımız maceraların deftersiz kalmış katibiyim ben…” Gözyaşlarım imdadıma yetişiyordu yavaş yavaş, uzun zamandır dolu olan bir barajın yavaşça çatlaması misali sızıyorlardı. “Aslında uzun zamandır ne senden ne de yaşadığımız zamanlardan bahsederken üzüntü duyuyorum. Ama… Ama, bazen, en hazırlıksız olduğum zamanda gelip saldırıveriyorlar üzerime. Yolda yürürken gördüğüm gri ceketli, sakallı insanlar, Lovecraft’a ait öyküler, fantastik ve bilimkurgu evrenlerindeki havalı kötüler ve zamanında beraber dinlediğimiz veya sözleri bana seni anımsatan şarkılarla saldırıyorlar üzerime. Ben de ağlıyorum, kısaca ama güçlü bir şekilde. Birkaç saniye sürüyor en fazla, sonra o sandığı üzerine atlarcasına kapatıyorum ve kilidi tekrar vuruyorum. Ta ki hüzün kuşları gelip beynimde kalan mantık kırıntılarını didiklemesin diye.”


Saçımda hafif bir ıslaklık hissediyordum, kafamı havaya kaldırdım, gökyüzü masmavi idi. Burnumu çektim ve gözlerimi koluma sildim. “Burası senin için son olmasa bile işlerin başladığı yer, bunu biliyorum. Ama burası bizim için yolun sonuydu. Bunda suçsuz olduğumu bilmeme rağmen hâlâ “Benim de mi parmağım vardı acaba” diye düşünmekten hâlâ kendimi alamıyorum. Acaba son defa görüşmek istediğin salı günü sana evet deseydim işler değişir miydi? Bugün nerede olurduk? Daha sana söz verdiğim oyunumu bile oynatamamıştım.”


Başımı yere eğdim. “Bizler hep iyiyiz merak ediyorsan. Dedim ya hayat devam ediyor. Adının sonuna rahmetli kelimesini eklemeye alıştım neredeyse, yine de hâlâ ismine yakışmıyor, yabancı duruyor. Arada arkandan küfrediyoruz, kusura bakma ama özür dilemeyeceğim bunun için. Yaptığından sonra, çektiklerimizden sonra hakkımız değil mi?”


Korkuluğun demirlerini tutan ellerim sıkılaştı, parmaklarımın eklemleri hafifçe beyazladı. “Eğer ahiret diye bir şey varsa, eğer öbür dünya gerçekse iki elim de yakanda olacak. Ne hakkın vardı, söylesene aziz dostum? O kadar insanın kalbinden çaldığın onca parçayı alıp götürürken bizleri bir parçamız eksik bırakmaya NE HAKKIN VARDI?!”


Çığlığım boş vadide yankılandı, arkamda o sırada sesi bastıracak bir trafik de olmadığı için uzun bir süre duydum yankılarını. Rüzgâr ürkmüşçesine çekildi öfkeli bakışlarımdan ve kıpkırmızı gözlerimden. “Bana bu yaşımda bir arkadaşımın, bir dostumun, bir kardeşimin mezarına toprak attırmaya ne hakkın vardı, söyle lütfen aziz dostum…” başımı tekrar yere eğdim, yukarıda tutacak gücü kendimde bulamıyordum. “Bu yaşımda bir arkadaşıma mekanın cennet olsun dedirtmeye, ne hakkın vardı? Veya sonra ne cüretle rüyalarıma girdin, söyle, KONUŞ!”


Alan normal olmayacak kadar durgundu.


“Buradasın değil mi, şerefsiz herif!” dedim kısık bir sesle. “Ne kolumu okşayan şey rüzgâr ne de başımdaki ıslaklık benim terim. Eh hazır buradayken sorayım, sevdin mi arkanda bıraktığını, gitti mi hoşuna halimi böyle görmek?!”


Rüzgâr esmese de bir şeyler hissediyordu etrafından, bir reddediş.


“Demek öyle…” dedim dişlerimi gıcırdatarak. “Öyleyse neden yaptın? Söyle, ben de arkanda bıraktığın herkese ileteyim kardeşim. Neden bizi bu halde bırakıp gittin? Hayatta kalmak için sebebim var diyordun, ne ara yok oldu bu sebeplerin?!”

Sessizlik ve esen doğal rüzgârın hışırtısı.


“Susuyorsun… Demek ki sebeplerin hâlâ vardı ama görmezden geldin. Peki, neticede seçim senindi ama özgürlüğün tanımı da bu ya, yalnızca ilk kararı verme hakkına sahipsin, fazlasını değil. O halde bil ki sen bu seçimi yaparak sonsuza kadar bizim en acı yaralarımızdan biri oldun.” sesim yine titremeye başladı “Daha doğum günümü kutlayacaktık, takip ettiğimiz animelerin yeni bölümlerini izleyecektik, konserlere gidip gülüp eğlenecektik. Pandeminin bizden aldığını bol bol geri alırız diyordum.”


Elimin üzerinde biraz daha ıslaklık hissettim. Buraya daha uzun uzun konuşmaya gelmiştim ama daha şimdiden o kadar yorulmuştum ki. Hafifçe içimi çektim. “Tüm bunlara rağmen sana kızgın kalamıyorum. Sen, hem benim asla affetmeyeceğim hem de hatanın h’sini yaparken affettiğim insansın aziz dostum. Sen, bu hapishaneden çıktığımız gün yapacaklarımızın, yan yana gururla yürüyeceğimiz bir hayatın hayalini kurduğum bir insandın. O yüzden fazla sıkma canını, öldüğüm ve yanına geldiğim gün seni ilk gördüğümde unutacağım bütün kederimi ve öfkemi. Eminim sen orada çoktan hayran olduğun bilim insanlarına ve yazarlara aklındakileri soruyorsundur zaten.”


Hafiften kahkaha sesine benzeyen bir yankı duydum yakınımdan, ben de yaşlı gözlerimle hafifçe kıkırdadım. Ardından arkamdaki çantaya uzandım ve gitarımı çıkardım, rüzgâr yine yavaş yavaş esmeye başlamıştı.


“Bunu benden uzun zaman önce istediğini biliyorum ama maalesef bugüne anca getirebildim. Eğer bugün burada olanlar hayal değilse ve gerçekten beni işittiysen, duygularımı hissetiysen sevgili kardeşim…” sesim titremeye başlamıştı, “Huzur içinde uyu. Bil ki seni tanıdığıma çok memnunum ve o kadar acıdan sonra bile pişman değilim. Dilerim başka bir dünyada tekrar karşılaşırız.”


Esen rüzgâr etraftaki otların başlarını adeta evet dedirtircesine sallıyordu. Gülümsedim ve gitardaki akorlara bastıktan sonra söylemeye başladım:


“Zefir radyoları var ya, briket duvarlarda,

Sesini duydum onlardan, sarındım akçora gömleğine…”


116 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

MEFKURE

© Copyright
bottom of page