top of page
Ara

Akis

Ne şehrayinlerin ne ilkyaz sağanaklarının insanı hâlinden koparabileceği bir bahardı.

Göz göz açmış, dalları kemikten ve etten büyümüş mevsim çiçekleri oradaydı. Sımsıcak ellerin birbirleri omzunda dolanıp durduğu, kalabalıkların güç bela ve inatlaşarak işgüzar kimselere mani oldukları bir dünyanın başındalardı bu kez onlar. Onlar, kuşlar, durdukları yerde gülüşüyorlardı, kahkahaları serdeydi ve şendi. Şehir ve buncası, bütün bir zamanın güzellikle devleşerek kendi çarkına döndüğü o günde acıyla henüz tanışmış olamazdı.

Orada, var olanın orta yerinde, durup yürümezden önce nerede olduğumu anımsamaya çalıştım. Hiçbir mekanın tozu, hiçbir sesin aksi bedenimin bir yanında bir yer etmiyordu, kendine inançlardan bir ad bellemiş zamanın sonuna epeydir yaklaşıyor gibiydim. Hatırlayamıyordum niçin ve nasıl oraya varabildiğimi, nereden çıkıp da nerenin dökülü yollarına gittiğimi bilmiyordum. Yürüyordum ve ben adımladıkça bastığım toprak güçlükle kendi cüssesinde kalıyor, azala azala kımıldıyordu. Dünyanın kabuğuna sıkışmış bir şeylerin alaylı ve soğuk, ıtri sesini duyuyordum. Sesin ulaştığı her yere yanmış yıldızlar yağıyor, akıp giden uçarı vaktin yerini artık şarabi saatler alıyordu. Şehrin tanık olduğu bir şeyin ayak sesleri kâinatın çekirdeğinden geliyordu. Göğsüm derinden sancımaya başladı ve başımı sağımdan yana döndürdüğüm gibi yolun öteki tarafından bir çocuk gördüm, gençten bir çocuk. Başını sağa sola çevirmeden, topuklarını bir adım öteye savurmaksızın yol düzlüğünde sekmeden yürüyordu. Rüzgâr kesik, yaralı omuzlarından vuruyordu ve acıtıyordu; acıyordu, hissediyordum. Beraberce birkaç nefeslik yeri daha yürüdük, aynı hizaya vardık. Neden sonra olduğu yerde durdu, bir müddet orada kaldı ve belli belirsiz ışıkların aksettiği yana döndü. Bana baktı, beni görmedi. Etrafıma dizilmiş gölgeleri, dikilmiş camları, camların ardına dağılmış bir düzine eşyayı süzdü uzağınca. Kıpırdadı, yolun karşı yönüne döndü ve bana doğru yürüdü. Hemen yanı başımda durup dükkan camından yansıyan aksine yaklaştı. Avuçlarımı, iki tarafından örgüsü dağılıp bulanmış saçlarına değdirdim, görmedi. Yanaklarına bir müsveddenin dört ucuna dağılmış mürekkep boyaları gibi sular dökülüyordu, yüzü kirleniyordu. Bir ayıbın ertesinde büyüyen utancı, henüz tanışık olduğu bu yeni ağırlığın ensesine bırakıyordu. Ellerimi, gözlerinin düştüğü yere, cama koydum; rüzgar dalları çıtırdattı, sesten irkildi, beni görmedi. Küskün göz çizgileri gülümser oldu sonra, ağlamaklı hâli kesiliverdi, ağırlaşarak yere yaklaştı ve cama sırtını verip dizlerini sımsıkı çekerek dünyanın gövdesine uzandı. Oradan, ölü yaprakların kucağından aldım onu, oracıkta bir dikenli gül yumağı yuttu. Onu uyuttum, mahmur gözlerinin perdesinde bir adam onu korkuttu. Sayeli düşlerinin direğinde ben dikildim durdum. Uykusunda üşüdüğünü gördü, bir sevgi ağrısından dönmüş gibi direnci yitti; sıçrayarak uyandı ve gitti.

Az gitti, uz gitti çocuk: işte bir masal var olsa peşin sıra böyle derdi. Dere boylarından akan gür sesi susturarak aklın ve savaşın alacalı tarihine anlatıp söylerdi. Ve masal biterdi: Yeşil dallar koyu koyu karalandı, gündüz lambası aşağı söndü, su kemerleri düğümlenip bağlandı. Evvel zamanın sonu geldi, çocuğun bükülü dizlerinde yaralar kanadı.

Ne şehrayinlerin ne ilkyaz sağanaklarının insanın acısını alabileceği bir bahardı.


40 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

HASTANE

Naif Savaş

Yeşil -3

Comments


© Copyright
bottom of page