TATLI: ISLAK VE TUZLU
- Süleyman Eren Turan
- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur
Pek de yoğun bir gün sayılmazdı ama kendisini yorgun hissediyordu. İşi de zor değildi
zaten. Mesaisi erken başlar, geç biterdi ama tüm gün otururdu. Bilardo salonunda çalışıyordu.
Aslında en mühim iş onunkiydi: bilardo masalarından o sorumluydu. Oyunu biten çocuklardan
masanın parasını alır ve boşalan masaları önündeki bilgisayara not ederdi. Zihninden paranın
hesabını yapmakta iyi değildi. Bilgisayardan nasıl kronometre kullanılacağını bilirdi ama
bilgisayardaki hesap makinesiyle frekansları uyuşmazdı. Konforsuzdu çünkü. Onun yerine
patronundan güzel bir hesap makinesi rica etmişti. Maaşından kesilmesi şartıyla patronu ona
uyduruk bir hesap makinesi almıştı. Maaşı çok olduğundan değil gerçekten hesap makinesi
kullanmak istediğinden kabul etmişti bu şartı ama anlamamıştı: Patronu neden maaşından kesmişti?
Kendi cebinden verseydi ne olacaktı sanki? Ertesi gün hesap makinesi eline geçince siniri
yatışmıştı. Gerçekten çok rahattı ekrana gömülüp fare ile uğraşmaktansa arkaya yaslanıp tıkır tıkır
sayıları girmek.
Otobüsü kaçırmıştı. Gidişini görmüştü. Aslında otobüsün o duraktan saat kaçta geçtiğini çok
iyi biliyordu ama yolda karşılaştığı lise arkadaşı ona zaman kaybettirmişti. Umursamadı otobüsü
kaçırmasını çünkü arkadaşı ona lise günlerini hatırlatmıştı. Yüzü eskimiş, ruhu sönmüştü ama
hemen çıkarmıştı kim olduğunu. Okumuştu arkadaşı, hem de çok okumuştu. Zaten anlaşılıyordu
sıkı kravatı ve arada attığı merhamet dolu, babacan bakışlardan. Acıyordu çünkü lise sondan beri
görmediği arkadaşına. Üniversite okumadığını ve bir bilardo salonunda çalıştığını duymuştu
birilerinden. Bu yüzden iyi giden işlerinden bahsetmek istemedi. Uzunca lise anıları hakkında
konuştular. Memnun olmuştu eski dostu ile rastlaşmaktan ve onu iyi görmekten. Konu lisedeki tarih
hocasına gelince saatine baktı ve otobüs saatinin geldiğini gördü.
Arkadaşıyla vedalaşıp otobüs durağına koşmaya başladı. Durağa vardığında otobüsün henüz
geçtiğini fark etti. Sıradaki otobüse yarım saat vardı. Bir dahaki otobüsü bekleyeceğine taksiye
binmek daha mantıklıydı. Zaten araba almayarak fazlaca karda olduğunu düşünürdü ve böyle
durumlarda taksi çağırmaktan çekinmezdi. İki buçuk dakikada gelmişti taksi. İşten alışkanlık
edinmişti süre tutmayı. Saatten bihaber kalmak huzursuz ediyordu onu.
Selam verdi ve oturdu. “Nereye ?” dedi taksici. Kabalık mı yoksa öz konuşmak mıydı bu?
Saçma sapan bir herif miydi yoksa net miydi taksici? Sakin bir yolculuk olacaktı anlaşılan. Kendisi
de yorgundu zaten. Lise anılarını düşünüyordu. Tarih hocasını hatırlattığı için içinden arkadaşına
sinirlendi. Tarih hocası ile pek iyi hatıralarının olmadığını arkadaşı da çok iyi biliyordu.
Tarih hocası kendini beğenmiş bir adamdı. Ülkesini de gereğinden fazla beğenirdi ona göre.
Dudaklarını kapatacak kadar gür, kulaklarına varırcasına uzun bir bıyık aşırıydı mesela. Veya her
ders öğrencilere milliyetçi nutuğu çekmek... Hocanın kendini beğenmiş havası ve hayatındaki en
önemsiz, en gereksiz her olayı öğrencilere sanki ibret alınması gereken, onlara yol gösterecek bir
şeymiş gibi anlatması hiç hoşuna gitmezdi. Hocayı küçük düşürmek için an kollardı ve bunun için
hocasını çok iyi analiz etmişti. Hocasının yapmaktan kendini alıkoyamadığı bir hareketi vardı:
Bıyığını kaşıyormuş gibi yaparken burnunu karıştırmak. Hocanın test dağıtıp koltuğunda boş boş
oturduğu bir ders test çözmek yerine hocasını izledi. Hocanın parmağının fazla ileri gittiğini fark
etti ve yanındaki arkadaşlarını dürtüp hocayı gösterdi. Etrafta bir gülüşme başladı ve hoca
parmağını geri çekmeye fırsat bulamadan tüm sınıfa yayıldı. Hoca tüm dönem boyunca kendisine
bakan nefret dolu bakışların kime ait olduğunu bilecek ki durumu fark ettiği an parmağını
pantolonuna sildi ve "Mete Alika, çık dışarı!" diye bağırdı. Lise hayatı boyunca Mete'yi yalnız
bırakmadı ve her defasında sözlüsünü 20 girdi. Yazılıları da elinden geldiğince düşürüyordu tabii.
Eve geldiklerini taksicinin öksürdükten sonra "250" demesinden anladı. Taksici kaba değil,
netti. Bir kelime ile gayet de cümle kurulabilirdi ve o, bu konunun uzmanıydı. "İyi günler" dedi ve
taksiden indi. Tüm gün oturmak yormuştu kendisini, hemen koltuğa geçip yattı. Televizyonda kanal
arasında gezinirken bir çocuk filmine rastladı. İlgisini çekmişti. Göz kapağı iyice ağırlaştı.
Tam rüyaya dalacakken tuhaf bir sesle irkildi. Sinek sesinden çok daha tizdi ve sanki hiç
susmayacak gibiydi; Ağlayan bi aslan sesi gibiydi belki. Ağlamayı aslana nasıl yakıştıramıyorsa bu
sesi de hiçbir şeye benzetemedi. Ayağa kalktı, ışığı açtı. Salonun tam ortasında duran eski sehpadan
geliyordu ses. Kahverengi-yeşil renklerinde tırnak kadar bir böcekti sesi çıkaran. Sesinden ve
görüntüsünden o kadar çok irite olmuştu ki eline geçen ilk şeyle, kumandayla, tüm gücüyle vurdu
böceğe. İçindeki sarı kanı sehpaya bulaşan böcek, yere düşünce zeminden ses çıktı. Islak mendil ile
sehpayı silmekle uğraşmadı, yatak odasına gitti, yatağına uzandı. Böcek sorununu erkenden
çözmenin verdiği huzurla hemen uyuyuverdi.
Alarmının çalmasına bir dakika kala uyandı. Şaşırmamıştı böylesine bir zamanlamayla
uyanmasına; saatler ve zamanı takip etmek konusunda iddialıydı sonuçta. Yüzünü yıkamadan bir
ıslak mendil kaptı ve salondaki sehpaya yöneldi. Yaklaştıkça dünkü lanet ses şiddetleniyordu. Yüz
kat tiz ve bin kat rahatsız ediciydi ses. Dünkü böceğin kurumuş kanının üstünde aynı iğrençlikte,
aynı öğürtünçlükte küçük çaplı bir böcek toplantısı görünce deliye döndü. Bu tiz ses ayarlarıyla
oynuyordu. Ne yaptığının farkında bile değildi. Kendine geldiğinde salonun ortasındaki sehpanın
ters dönmüş ve kırılmış olduğunu fark etti. Ama ses yoktu. O iğrençliği hemen terk etmek istedi.
Evden çıktı, işin yolunu tuttu.
Manyatan ses ve mide bulandırıcı böcek ölüleri aklından çıkmamıştı gün boyu. Öyle ki
bilardo ücretlerini hesaplarken üst üste hatalar yapmaya başladı. Hesap makinesi her zamankinden
çok daha farklı geliyordu. Tuşların yeri farklıydı ve sürekli değişiyordu. Böyle bir hesap makinesi
ile çalışamayacağından daha öğle arası olmadan salondan ayrıldı. Patrondan izin istemediğinin
farkında değildi. Bir an önce eve gitmek istiyordu.
Kapıya yaklaştıkça aklı bulanıyordu. Anahtarını kapıya taktığında artık hiçbir şey
duyamıyordu. Sehpadaki kalabalık yas törenine yöneldi. Önce yastıkları fırlattı, sonra koltukları
devirdi. Ağıt susmadı, yas töreni aksamadı hatta gittikçe kalabalıklaşıyordu. Bazıları evin yolunu
bulmakta epey zorlanmıştı ve törene ancak dahil olabilmişlerdi. Bazıları yanlış evlere girmişti ve
pencerenin açılmasını bekliyorlardı.
Ve sonunda cenaze tatlısı hazırdı. Islak ve tuzluydu ama hortumlarını soktuklarında hiçbiri
kendini taptaze 0 Rh pozitif insan kanı emmekten alıkoyamadı.




Yorumlar