top of page
Ara

TATLI: ISLAK VE TUZLU

Pek de yoğun bir gün sayılmazdı ama kendisini yorgun hissediyordu. İşi de zor değildi

zaten. Mesaisi erken başlar, geç biterdi ama tüm gün otururdu. Bilardo salonunda çalışıyordu.

Aslında en mühim iş onunkiydi: bilardo masalarından o sorumluydu. Oyunu biten çocuklardan

masanın parasını alır ve boşalan masaları önündeki bilgisayara not ederdi. Zihninden paranın

hesabını yapmakta iyi değildi. Bilgisayardan nasıl kronometre kullanılacağını bilirdi ama

bilgisayardaki hesap makinesiyle frekansları uyuşmazdı. Konforsuzdu çünkü. Onun yerine

patronundan güzel bir hesap makinesi rica etmişti. Maaşından kesilmesi şartıyla patronu ona

uyduruk bir hesap makinesi almıştı. Maaşı çok olduğundan değil gerçekten hesap makinesi

kullanmak istediğinden kabul etmişti bu şartı ama anlamamıştı: Patronu neden maaşından kesmişti?

Kendi cebinden verseydi ne olacaktı sanki? Ertesi gün hesap makinesi eline geçince siniri

yatışmıştı. Gerçekten çok rahattı ekrana gömülüp fare ile uğraşmaktansa arkaya yaslanıp tıkır tıkır

sayıları girmek.

Otobüsü kaçırmıştı. Gidişini görmüştü. Aslında otobüsün o duraktan saat kaçta geçtiğini çok

iyi biliyordu ama yolda karşılaştığı lise arkadaşı ona zaman kaybettirmişti. Umursamadı otobüsü

kaçırmasını çünkü arkadaşı ona lise günlerini hatırlatmıştı. Yüzü eskimiş, ruhu sönmüştü ama

hemen çıkarmıştı kim olduğunu. Okumuştu arkadaşı, hem de çok okumuştu. Zaten anlaşılıyordu

sıkı kravatı ve arada attığı merhamet dolu, babacan bakışlardan. Acıyordu çünkü lise sondan beri

görmediği arkadaşına. Üniversite okumadığını ve bir bilardo salonunda çalıştığını duymuştu

birilerinden. Bu yüzden iyi giden işlerinden bahsetmek istemedi. Uzunca lise anıları hakkında

konuştular. Memnun olmuştu eski dostu ile rastlaşmaktan ve onu iyi görmekten. Konu lisedeki tarih

hocasına gelince saatine baktı ve otobüs saatinin geldiğini gördü.

Arkadaşıyla vedalaşıp otobüs durağına koşmaya başladı. Durağa vardığında otobüsün henüz

geçtiğini fark etti. Sıradaki otobüse yarım saat vardı. Bir dahaki otobüsü bekleyeceğine taksiye

binmek daha mantıklıydı. Zaten araba almayarak fazlaca karda olduğunu düşünürdü ve böyle

durumlarda taksi çağırmaktan çekinmezdi. İki buçuk dakikada gelmişti taksi. İşten alışkanlık

edinmişti süre tutmayı. Saatten bihaber kalmak huzursuz ediyordu onu.

Selam verdi ve oturdu. “Nereye ?” dedi taksici. Kabalık mı yoksa öz konuşmak mıydı bu?

Saçma sapan bir herif miydi yoksa net miydi taksici? Sakin bir yolculuk olacaktı anlaşılan. Kendisi

de yorgundu zaten. Lise anılarını düşünüyordu. Tarih hocasını hatırlattığı için içinden arkadaşına

sinirlendi. Tarih hocası ile pek iyi hatıralarının olmadığını arkadaşı da çok iyi biliyordu.

Tarih hocası kendini beğenmiş bir adamdı. Ülkesini de gereğinden fazla beğenirdi ona göre.

Dudaklarını kapatacak kadar gür, kulaklarına varırcasına uzun bir bıyık aşırıydı mesela. Veya her

ders öğrencilere milliyetçi nutuğu çekmek... Hocanın kendini beğenmiş havası ve hayatındaki en

önemsiz, en gereksiz her olayı öğrencilere sanki ibret alınması gereken, onlara yol gösterecek bir

şeymiş gibi anlatması hiç hoşuna gitmezdi. Hocayı küçük düşürmek için an kollardı ve bunun için

hocasını çok iyi analiz etmişti. Hocasının yapmaktan kendini alıkoyamadığı bir hareketi vardı:

Bıyığını kaşıyormuş gibi yaparken burnunu karıştırmak. Hocanın test dağıtıp koltuğunda boş boş

oturduğu bir ders test çözmek yerine hocasını izledi. Hocanın parmağının fazla ileri gittiğini fark

etti ve yanındaki arkadaşlarını dürtüp hocayı gösterdi. Etrafta bir gülüşme başladı ve hoca

parmağını geri çekmeye fırsat bulamadan tüm sınıfa yayıldı. Hoca tüm dönem boyunca kendisine

bakan nefret dolu bakışların kime ait olduğunu bilecek ki durumu fark ettiği an parmağını

pantolonuna sildi ve "Mete Alika, çık dışarı!" diye bağırdı. Lise hayatı boyunca Mete'yi yalnız

bırakmadı ve her defasında sözlüsünü 20 girdi. Yazılıları da elinden geldiğince düşürüyordu tabii.


Eve geldiklerini taksicinin öksürdükten sonra "250" demesinden anladı. Taksici kaba değil,

netti. Bir kelime ile gayet de cümle kurulabilirdi ve o, bu konunun uzmanıydı. "İyi günler" dedi ve

taksiden indi. Tüm gün oturmak yormuştu kendisini, hemen koltuğa geçip yattı. Televizyonda kanal

arasında gezinirken bir çocuk filmine rastladı. İlgisini çekmişti. Göz kapağı iyice ağırlaştı.

Tam rüyaya dalacakken tuhaf bir sesle irkildi. Sinek sesinden çok daha tizdi ve sanki hiç

susmayacak gibiydi; Ağlayan bi aslan sesi gibiydi belki. Ağlamayı aslana nasıl yakıştıramıyorsa bu

sesi de hiçbir şeye benzetemedi. Ayağa kalktı, ışığı açtı. Salonun tam ortasında duran eski sehpadan

geliyordu ses. Kahverengi-yeşil renklerinde tırnak kadar bir böcekti sesi çıkaran. Sesinden ve

görüntüsünden o kadar çok irite olmuştu ki eline geçen ilk şeyle, kumandayla, tüm gücüyle vurdu

böceğe. İçindeki sarı kanı sehpaya bulaşan böcek, yere düşünce zeminden ses çıktı. Islak mendil ile

sehpayı silmekle uğraşmadı, yatak odasına gitti, yatağına uzandı. Böcek sorununu erkenden

çözmenin verdiği huzurla hemen uyuyuverdi.

Alarmının çalmasına bir dakika kala uyandı. Şaşırmamıştı böylesine bir zamanlamayla

uyanmasına; saatler ve zamanı takip etmek konusunda iddialıydı sonuçta. Yüzünü yıkamadan bir

ıslak mendil kaptı ve salondaki sehpaya yöneldi. Yaklaştıkça dünkü lanet ses şiddetleniyordu. Yüz

kat tiz ve bin kat rahatsız ediciydi ses. Dünkü böceğin kurumuş kanının üstünde aynı iğrençlikte,

aynı öğürtünçlükte küçük çaplı bir böcek toplantısı görünce deliye döndü. Bu tiz ses ayarlarıyla

oynuyordu. Ne yaptığının farkında bile değildi. Kendine geldiğinde salonun ortasındaki sehpanın

ters dönmüş ve kırılmış olduğunu fark etti. Ama ses yoktu. O iğrençliği hemen terk etmek istedi.

Evden çıktı, işin yolunu tuttu.

Manyatan ses ve mide bulandırıcı böcek ölüleri aklından çıkmamıştı gün boyu. Öyle ki

bilardo ücretlerini hesaplarken üst üste hatalar yapmaya başladı. Hesap makinesi her zamankinden

çok daha farklı geliyordu. Tuşların yeri farklıydı ve sürekli değişiyordu. Böyle bir hesap makinesi

ile çalışamayacağından daha öğle arası olmadan salondan ayrıldı. Patrondan izin istemediğinin

farkında değildi. Bir an önce eve gitmek istiyordu.

Kapıya yaklaştıkça aklı bulanıyordu. Anahtarını kapıya taktığında artık hiçbir şey

duyamıyordu. Sehpadaki kalabalık yas törenine yöneldi. Önce yastıkları fırlattı, sonra koltukları

devirdi. Ağıt susmadı, yas töreni aksamadı hatta gittikçe kalabalıklaşıyordu. Bazıları evin yolunu

bulmakta epey zorlanmıştı ve törene ancak dahil olabilmişlerdi. Bazıları yanlış evlere girmişti ve

pencerenin açılmasını bekliyorlardı.

Ve sonunda cenaze tatlısı hazırdı. Islak ve tuzluydu ama hortumlarını soktuklarında hiçbiri

kendini taptaze 0 Rh pozitif insan kanı emmekten alıkoyamadı.

 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page