top of page
Ara

BİR DİRENİŞ VE VAZGEÇİŞ BABINDA,NİHAYET YAMANBA

“Annarasenaiva bhutva

Annaresenaiva vrdhhim prapya

Anna-rasena eva”

“İnsan yediklerinden ibarettir kuşkusuz

Böyle doğmuştur haliyle

Ölmeye mecburdur yedikleriyle”

Yamanba, upanişadların sözüne karşı gelme cüretini gösteremezdi kuşkusuz. Eremediği bir yüce hakikat, göremediği soylu kostümleriydi öğretiler. Hani uymaya, sezmeye hiç olmazsa aksini iddia etmeye falan da çabalamazdı öyle. İnkar da en az itikat denli burjuva işi gelirdi ona; bu yaman diyara, şu göğe yapışan ak dağlara, uğramaz derdi. Öte yandan devri ademden bu yana fikre muhalif zihni şimdilerde pek bir işler olmuştu doğrusu, latif bedenin neden Hakk’ı örttüğünü ancak şimdi anlıyordu. Gerçi nasıl ki güneş balçıkla sıvanmaz, sorular da bir kez soruldu mu cevaplanmadan uyku tutmaz. Yamanba bilmem kaç yüzyıl evvelki günahının karmasını çekiyordu belki de Ben’ine bulaşan karmaşayla. Kişi tükettikleridir diyordu; yedikleri, içtikleri, okudukları duydukları... “Ya ben neyim öyleyse? Yoldan geçen kimsesiz bir yolcu, hani bu  çarşamba bir kap un almaya uğrayan küçük kız, yoksa topunu patlatmakla kalmadığım afacan oğlan mıyım o halde?” Neden sonra bahçede ortancalarını sularken geliveriyordu aklına, tat tvam asi’yi sayıklıyordu, Sen O’sun, Sen O’sun, Sen O’sun... Ataerkil bir efsanenin nihayetiydi Yamanba, yolcuları yemekti işi, yazgısı buydu anlayacağınız, değişemezdi. Şu halde, kimdi sahiden bu yaşlı kadın? Seçemediği bedenin iblisane tavrını mı sahiplenmeli; yediği leşlerin asitlerini, proteinlerini, karbonhidratlarını mı sindirmeliydi doya doya? Kendini tüm varlıklarda ve tüm varlıkları kendinde gören bilge kişidir Vedanta’ya göre. Olağanca yabancıyı kendine saymaktaydı ihtiyar, bilgelik pınarını birkaç kontenjan eksiğiyle kaçırmıştı vesselam, şimdilerde ona düşense ismi korkuyla anılan bir lanet ehli olmaktı yalnız. Böylelikle karar verdi Yamanba; katliamdan, ötekilikten, kusurlarından özgürleşmeye. Bunca yıllık Duhkha’ya mukabil artık Sukha’dan da nasiplenme vakti geldi diyordu kadıncağız. Kuvvetle esen dağ rüzgarına nice Ben’ler fısıldıyordu; yapacağım, olacağım -ve hayli kısık sesle- başaracağım... Guruların müjdelediği samaya ermişti sanki, acıdan özgürleşmişti. Ortancaları dahi mavi açıyordu artık, o yalancı parlak pembeliği geride bırakmıştı çoktan. Oysa gün hala aynı mağrur renkle veda ediyordu ufuklara. Bazı şeyler değişmiyor dedi Yamanba. Örümceklerin ağlarını hep en olgun dutlara dolamaları, çoban köpeklerinin bir örnek sevecenliği gibi. Günaşırı uğradığı gama düştü yolu; hayır, doğmak da çare değildi ölüme, bir başka bedene, ömre...   Kadıncağız kaderi kadar düne de mecburdu sanki,  ahları da kuşkusuz mazidendi, birkaç bahar öncenin namelerine uğruyordu hissi. Dünya cefa etti diyordu, bu saadet ihtiyarladı. Kaç ömürden daha usanması gerekirdi hakikate ermek için? Kaç beden sonra sevebilirdi kendini? Yaşamak, ahlak ikilemlerinin tahayyülü dahi zor samimiyetsizliğine kapılarak. Hani ölümü nihayet göze alarak sağa ya da sola kırmak mecburiyetindesin boyuna. Bir “to be or not to be” mevzusu da değil ya, ölmek veya öldürmek daha ziyade. Tatil kasabasındaki kışın hüznünü mıhlıyor bu kez peykeye, sarkacın değil ancak bozuk saatin devinimi devşirilir bu yaşayıştan. Kavgasız, umutsuz ama tok bir hayat... Doğan mahkumsa ölüme hiçbir guru yitemez bu dünyadan diyor şimdi Yamanba, ha avam ha havas. İnsan ne ise o olmalı deyiveriyor birden, yine pembe açıyor ortancalar.

Sardunyalar hep bir alacaydı zaten.

 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page