Begonya’nın Yarını
- Enes Köse
- 1 gün önce
- 5 dakikada okunur
Dışarıda yapılan protestonun sesleri pencereden girip tüm odayı dolduruyordu. Odanın içi
fazlasıyla karanlık fakat çok düzenli ve özenli bir yapıya sahipti. Duvarlarda Rönesans temalı
tablolar ve bir fotoğraf çerçevesi, kitaplıkta boyutlarına ve renklerine göre özenle dizilmiş
yüzlerce kitap, zeminin tam ortasında rengarenk örülmüş bir kilim, masanın karşısında yer
alan geniş bir ayna ve masanın düzenli halini taçlandıran küçük bir begonya saksısı... Oda
sadece cansız objelerden oluşmuyordu çünkü masanın başında oldukça düşünceli bir şekilde
oturan orta yaşlı bir adam vardı. Elinde tuttuğu ve sürekli parmaklarıyla döndürdüğü kalem
ne kadar hareketli ise adam da bir o kadar hareketsizdi ve bir heykeli andırıyordu. Adamın
önünde ise boş bir kağıt parçası duruyordu; belki de saatlerdir oradaydı. Dışarıdaki sesler
gittikçe yakınlaştı ve yükseldi, camlar biraz olsun titremeye başladı. Adam başını pencereye
doğru çevirdi ve camın titreşimini izlemeye başladı, bir yandan da atılan sloganları
dinliyordu. Umursamaz veya bıkkın bir tavrı vardı; bu tavrına rağmen tüm bu hengame put
gibi duran adamın duruşunu biraz olsun kırmış ve kafasını çevirmesine yol açmıştı. Titreyen
camı izlerken birden cama yansıyan yüzünü gördü ve irkildi.
"Ne yapıyorum şu an masanın başında ve neden pencereyi izliyorum? Sanki bu soruları ilk
kez soruyormuşçasına... Neyse. Peki ya neden dışarıdakilerin mücadelesine katkı
sağlamıyorum?"
Alaycı bir kahkaha eşlik etti sözlerine.
"Zamanında çok kez eylemlerde yer aldım; polis copları ve biber gazlarıyla ilişkim çoğu
kadınla ilişkimden çok daha yakındı. Artikülasyonum bozulana kadar dayak ve tehdit..."
Eliyle çenesini sıvazladı, yerinde olup olmadığını kontrol edercesine.
"Sonra tüm çabanın faydasız olduğunu gördüm; yıllarca kovalanan mücadele sadece ağızdan
dökülen kirli kanla sonuçlanıyordu. Belki tükenmişliğim, belki korkaklığım faydasızlık
maskesinin ardına saklanıyordu. Apolitik değilim, sadece yorgunum. Ya da aradaki farkı
algılayamayacak kadar yoruldum. Bilmiyorum. Hayatımdaki tüm çabamın yükü beyin
damarlarımı sarmış gibi hissediyorum, başım çatlıyor."
Parmaklarıyla şakaklarını ovmaya başladı.
"Yıllar geçti... Her bir şeyin etkisiyle birer birer eksildi içimdekiler. Yıllar geçti... Tüm
mücadelem değişti, yönü değişti. Ya da yönümü kaybettim... Sanırım."
Parmakları artık sadece şakaklarını değil, tüm başını sarıyordu ve pişman bir tavırla masaya
gömülmüştü.
"Uzun grevler ve protestoların sürdüğü o zamanlarda; ailesi ile tartışanlar, boşananlar,
depresyonu ile baş edemeyenler... Hepsine tanık oldum, tanık olduk."
Gözü duvarda asılı duran fotoğraf çerçevesine takıldı.
"Ve hepsi arkadaşımdı. Hepsinin sonu çok farklı bitti; bazıları ile artık hiç görüşmüyorum,
bazılarıyla da..." Sadece yutkunmakla yetindi, devamı gelmedi.
"İçsel mücadeleyi kaybeden, dışarıdaki mücadeleye bir daha bulaşmadı... Bulaşamadı. Bugün
burada bir karara varmalıydım ki bu masaya oturdum. Peki ya sonrası?"
Önündeki bomboş kağıda baktı.
"Ha dolu, ha boş... İkisi de aynı ağırlıkta ve manasız."
Bir an durdu.
"Bunu dışarıdaki insanlar için yapmıyorum; belki de ilk defa bir mucize gerçekleşecek. Ama
her şeyden önce korkmadan ve kaçmadan cevaplamam gereken bir soru var: Mücadele ne
zamana kadar, ne için sürmeli?"
Ayağa kalktı ve pencereye yöneldi. Dışarıdaki olayları görmek istercesine kafasını uzattı.
Belki de saatlerdir ilk kez sandalyeden kalkmış, ilk kez bir yaşama istenci göstermişti.
Dışarıdaki kalabalık tüm bağrışlarını da yanlarında götürerek yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
Gözü, kalabalığın en arkasında onları takip eden küçük çocuğa takıldı. O da tıpkı diğerleri
gibi bağırıyordu, sesi yettiği kadar elbette. En fazla 8 ila 9 yaşlarındaydı. Adam, pencereden
çocuğa kilitlendi ve kalabalık ile birlikte gözden kaybolana kadar da bakmayı sürdürdü.
Umutsuz bir edayla boynunu büktü ve pencereden yavaşça uzaklaştı. Oturmaya niyetlendi
ama vazgeçtiğini belli eden bir hareketle kitaplığının yanına gitti. Raflara göz gezdirmeye
başladı. Yılgın hali; omuzlarının düşüklüğünde ve bakışlarında hala hissedilebiliyordu. Üst
raflara bakmak istese de boynu istemsizce bükülüyor ve umutsuz çehresi loş ışıkta ortaya
çıkıyordu.
"Çocuk. Küçük bir çocuk. Ne işi var bu yaşta böyle bir hengamede? Anne babası nerede ve
bu yapılan doğru mu? 'Bana ne, ben ailesi miyim' diyemiyorum. Belki de çoğu kez demem
gerekirdi; belki de çoğu kez deseydim daha hoş anılarım olurdu. Belki bu noktaya bile
gelmezdim. Belki de... Çocuk doğru yerdeydi ve ben hatalıydım. Yaşı küçük olsa da cesareti
büyüktü, söyleyecekleri vardı. Peki ya ben? Zıt anlamlı bir sözcüğüm olsaydı, herhalde
dışarıdaki o çocuk olurdu.”
Uzunca bir iç çekişten sonra…
“Bedenim; sadece 'keşke' ve 'belki'' ayakta duruyor, bir yandan da geçmişin yükü altında
sürekli eziliyor. Uzun zaman önce; pişmanlık duymanın saçma olduğunu çünkü bizi şu an
olduğumuz konuma getirenlerin, pişmanlıklarımız dahil yaşadıklarımız olduğunu
öğrenmiştim. O anı hatırlıyorum ve düşününce çok mantıklı gelmişti bu düşünce biçimi.
Lakin şu an… Bazı şeylerin farkına varmış gibi hissediyorum. Hayatımız birçok yanlış ve
pişmanlık üstüne kurulu olacaktır, bundan kaçamayız; en azından ben kaçamadım! Yanlışlar,
hatalar, şanssızlık veya hepsinin birleşimi; ne denirse densin, ne bahane olursa olsun:
Geldiğin noktada küçük bir çocuğu kıskanıyor olman bir şeylerin kanıtıdır."
Kitaplığının önünde duruyor, yorgun gözleriyle tüm rafları tek tek süzüyordu. Hepsi nizami
şekilde dizilmiş, renklerine ve boyutlarına göre düzenlenmiş bir sürü kitap ve ansiklopedi...
Kitapların önünde ise bazı raflarda bulunan çeşitli objeler; heykeller, oyuncaklar,
aksesuarlar... Geçmişi hissetmek ve parmaklarının arasına hapsetmek istercesine teker teker
dokundu ve her birini sıkıca kavradı.
";Anılar. Yaşanmışlıklar. Ya da sadece… Basit bir hediye."
Küçük bir Yunan heykelciğini eline aldı. Yüzünü ekşitti.
"Anımsayamıyorum. Kimden hediyeydi acaba? Zihnimde kaybolmuş hangi kayıp kişilik?”
Biraz daha duraksadı ve düşündü.
“Sadece basit bir hediye."
Sonra ise üst raftaki oldukça eski bir cilde sahip olan kitap gözüne çarptı. Çekiştirerek çıkardı
diğer kitapların arasından. Tam çekiştirdiği sırada, içinden bir zarf yere düştü. Kitabı rafın
üstüne koydu ve zarfı almak için eğildi. O anda şimşek çakmışçasına bir şok geçirdi;
heykelciğin aksine zarfın zihninde yer eden anısı capcanlıydı. Yere yığıldı, zemine oturdu ve
sırtını yasladı. Zarfın içindeki mektup çok canlı bir obje de olsa, satırlar zamanla silinmişti
zihninden. Açıp okumak istedi, tereddüt eşlik etti titreyen ellerine. Zarfın açılışı bir milat
gibiydi.
"Belki de artık yolun sonuna gelmişizdir ve bunu fark etmemiz için ikimizden birinin
söylemesi gerekiyordur. Bu kişi ben olacağım Eyüp. Hikayenin kötü adamı ben olacağım. En
doğrusu bir an önce veda etmek olacak. Artık eskisi gibi değilsin, seni tanıyamıyorum; sen de
beni tanıyamıyor olabilirsin, ben de belki eskisi gibi değilimdir. Birbirimize iyi
gelemediğimiz bir gerçek. En büyük gerçek ise artık seni sevmiyorum..."
Mektup daha devam ediyordu ama okumayı bıraktı. Dondu kaldı oturduğu yerde. Eyüp için
hayat çok uzun zamandır donuktu zaten ama tam o an farklı bir kırılma yaşanmıştı. Donup
kalan zaman değildi sadece; tüm geçmişi ve geleceği duraklamıştı resmen. Hayal kırıklığı
doldurdu tüm odayı; bu ağır havaya rağmen gözyaşları da donmuştu adeta.
Güzelce katladı, tıpkı ilk açtığı hali gibi zarifçe zarfa yerleştirdi. Gözleri dolmuştu. Kırgın
hareketlerle ayağa kalktı. Kambur bir edayla iki ayağının üstündeydi.
"Geçmişte kaldı her şey. Bir gün ben de kalacağım. Bitecek tüm mücadele."
Zarfı almak uğruna elinden bıraktığı kitabı unutmamıştı, yeniden eline aldı ve başlığını
okudu: Tek Yol Devrim!
Genç yaşlarda o ve arkadaşlarının kutsal kitabıydı. Sayfaları yavaşça çevirdi; her biri farklı
insana ait onlarca farklı el yazısı... Bazı notların kimlere ait olduğunu hatırlıyordu.
Muharrem, Musa, Harun...
"Hepimiz çok inanmıştık. Mücadele, mücadelemiz olacaktı. Evrensel olmalıydı."
Bu sözlerden sonra ise gelinen noktada her biri farklı yerlere savrulmuş; kutsal kitap ise raflar
arasında tozlanmıştı. Muharrem'i düşündü. Kayıp ruhlardan biriydi. En çok çabalayanlarıydı
ve bunun bedelini de en ağır biçimde ödedi.
"Keşke ben olsaydım yerinde, keşke," dedi kendi kendine. Yıllarca Muharrem her aklına
geldiğinde bu laflar döküldü dudaklarından. Peki ya Harun?
"Anarşist Harun," diyerek mırıldandı, acı bir tebessüm belirdi yüzünde çünkü en ateşlileriydi.
Şimdi ise ünlü bir ofis binasında müdür olarak hayatına devam ediyordu.
Musa ise yıllardır haber alamadığı sayısız kişiden sadece biriydi. Ateşli günlerden sonra
resmen kayıplara karışmıştı. Bunaldı belki de tüm süreçten, kendi içine kapandı ve sadece
basit bir hayat istedi.
"Hiçbirimizin mücadelesi bitmedi dostlarım, yoldaşlarım. Sadece şekil değiştirdi."
Bu sözler eşliğinde, bir zamanlar yoldaşı olan bu değerli insanları yeniden andı.
Eskileri anma, geçmişe özlem, uzun iç muhakemeler... Varılacak mutlak yer belliydi:
Masanın başı. Gözlerinden okunan bir tedirginlik eşliğinde masaya yöneldi, sandalyeyi çekti
ve boş kağıdın başına yeniden oturdu. Önündeki bembeyaz kağıdı manasız çizgilerle
karalamak veya karalamamak tüm mücadelesini belirleyecekti. Artık belli bir noktaya
varmıştı, süreçten sıkıldığı her halinden belliydi. Eline kalemi aldı ve tüm hayatı film şeridi
gibi geçti gözlerinin önünden. Gözleri doldu, yorgun bedeninde yoğrulan yaşlar buğulu
gözlerinden aşağıya doğru aktı ve kağıda birkaç damla bulaştı. Kağıt en azından artık boş
değildi. Bu anı ölümsüzleştirmesi gerektiğini düşündü ve kalemi kağıda yaklaştırdı. Yaşadığı
günün tarihini attı sayfanın başına; sonrası ise... Masada duran begonyayı yarın kimin
sulayacağı da tıpkı Eyüp gibi, odanın karanlığıyla birlikte sessizliğe gömüldü ve bir muamma
olarak kaldı.




Yorumlar