top of page
Ara

Begonya’nın Yarını

Dışarıda yapılan protestonun sesleri pencereden girip tüm odayı dolduruyordu. Odanın içi

fazlasıyla karanlık fakat çok düzenli ve özenli bir yapıya sahipti. Duvarlarda Rönesans temalı

tablolar ve bir fotoğraf çerçevesi, kitaplıkta boyutlarına ve renklerine göre özenle dizilmiş

yüzlerce kitap, zeminin tam ortasında rengarenk örülmüş bir kilim, masanın karşısında yer

alan geniş bir ayna ve masanın düzenli halini taçlandıran küçük bir begonya saksısı... Oda

sadece cansız objelerden oluşmuyordu çünkü masanın başında oldukça düşünceli bir şekilde

oturan orta yaşlı bir adam vardı. Elinde tuttuğu ve sürekli parmaklarıyla döndürdüğü kalem

ne kadar hareketli ise adam da bir o kadar hareketsizdi ve bir heykeli andırıyordu. Adamın

önünde ise boş bir kağıt parçası duruyordu; belki de saatlerdir oradaydı. Dışarıdaki sesler

gittikçe yakınlaştı ve yükseldi, camlar biraz olsun titremeye başladı. Adam başını pencereye

doğru çevirdi ve camın titreşimini izlemeye başladı, bir yandan da atılan sloganları

dinliyordu. Umursamaz veya bıkkın bir tavrı vardı; bu tavrına rağmen tüm bu hengame put

gibi duran adamın duruşunu biraz olsun kırmış ve kafasını çevirmesine yol açmıştı. Titreyen

camı izlerken birden cama yansıyan yüzünü gördü ve irkildi.

"Ne yapıyorum şu an masanın başında ve neden pencereyi izliyorum? Sanki bu soruları ilk

kez soruyormuşçasına... Neyse. Peki ya neden dışarıdakilerin mücadelesine katkı

sağlamıyorum?"

​Alaycı bir kahkaha eşlik etti sözlerine.

"Zamanında çok kez eylemlerde yer aldım; polis copları ve biber gazlarıyla ilişkim çoğu

kadınla ilişkimden çok daha yakındı. Artikülasyonum bozulana kadar dayak ve tehdit..."

​Eliyle çenesini sıvazladı, yerinde olup olmadığını kontrol edercesine.

"Sonra tüm çabanın faydasız olduğunu gördüm; yıllarca kovalanan mücadele sadece ağızdan

dökülen kirli kanla sonuçlanıyordu. Belki tükenmişliğim, belki korkaklığım faydasızlık

maskesinin ardına saklanıyordu. Apolitik değilim, sadece yorgunum. Ya da aradaki farkı

algılayamayacak kadar yoruldum. Bilmiyorum. Hayatımdaki tüm çabamın yükü beyin

damarlarımı sarmış gibi hissediyorum, başım çatlıyor."

​Parmaklarıyla şakaklarını ovmaya başladı.

"Yıllar geçti... Her bir şeyin etkisiyle birer birer eksildi içimdekiler. Yıllar geçti... Tüm

mücadelem değişti, yönü değişti. Ya da yönümü kaybettim... Sanırım."

​Parmakları artık sadece şakaklarını değil, tüm başını sarıyordu ve pişman bir tavırla masaya

gömülmüştü.

"Uzun grevler ve protestoların sürdüğü o zamanlarda; ailesi ile tartışanlar, boşananlar,

depresyonu ile baş edemeyenler... Hepsine tanık oldum, tanık olduk."

​Gözü duvarda asılı duran fotoğraf çerçevesine takıldı.


"Ve hepsi arkadaşımdı. Hepsinin sonu çok farklı bitti; bazıları ile artık hiç görüşmüyorum,

bazılarıyla da..." Sadece yutkunmakla yetindi, devamı gelmedi.

​"İçsel mücadeleyi kaybeden, dışarıdaki mücadeleye bir daha bulaşmadı... Bulaşamadı. Bugün

burada bir karara varmalıydım ki bu masaya oturdum. Peki ya sonrası?"

​Önündeki bomboş kağıda baktı.

​"Ha dolu, ha boş... İkisi de aynı ağırlıkta ve manasız."

​Bir an durdu.

"Bunu dışarıdaki insanlar için yapmıyorum; belki de ilk defa bir mucize gerçekleşecek. Ama

her şeyden önce korkmadan ve kaçmadan cevaplamam gereken bir soru var: Mücadele ne

zamana kadar, ne için sürmeli?"

​Ayağa kalktı ve pencereye yöneldi. Dışarıdaki olayları görmek istercesine kafasını uzattı.

Belki de saatlerdir ilk kez sandalyeden kalkmış, ilk kez bir yaşama istenci göstermişti.

Dışarıdaki kalabalık tüm bağrışlarını da yanlarında götürerek yavaş yavaş uzaklaşıyordu.

Gözü, kalabalığın en arkasında onları takip eden küçük çocuğa takıldı. O da tıpkı diğerleri

gibi bağırıyordu, sesi yettiği kadar elbette. En fazla 8 ila 9 yaşlarındaydı. Adam, pencereden

çocuğa kilitlendi ve kalabalık ile birlikte gözden kaybolana kadar da bakmayı sürdürdü.

Umutsuz bir edayla boynunu büktü ve pencereden yavaşça uzaklaştı. Oturmaya niyetlendi

ama vazgeçtiğini belli eden bir hareketle kitaplığının yanına gitti. Raflara göz gezdirmeye

başladı. Yılgın hali; omuzlarının düşüklüğünde ve bakışlarında hala hissedilebiliyordu. Üst

raflara bakmak istese de boynu istemsizce bükülüyor ve umutsuz çehresi loş ışıkta ortaya

çıkıyordu.

"Çocuk. Küçük bir çocuk. Ne işi var bu yaşta böyle bir hengamede? Anne babası nerede ve

bu yapılan doğru mu? 'Bana ne, ben ailesi miyim' diyemiyorum. Belki de çoğu kez demem

gerekirdi; belki de çoğu kez deseydim daha hoş anılarım olurdu. Belki bu noktaya bile

gelmezdim. Belki de... Çocuk doğru yerdeydi ve ben hatalıydım. Yaşı küçük olsa da cesareti

büyüktü, söyleyecekleri vardı. Peki ya ben? Zıt anlamlı bir sözcüğüm olsaydı, herhalde

dışarıdaki o çocuk olurdu.”

​Uzunca bir iç çekişten sonra…

​“Bedenim; sadece 'keşke' ve 'belki&#39' ayakta duruyor, bir yandan da geçmişin yükü altında

sürekli eziliyor. Uzun zaman önce; pişmanlık duymanın saçma olduğunu çünkü bizi şu an

olduğumuz konuma getirenlerin, pişmanlıklarımız dahil yaşadıklarımız olduğunu

öğrenmiştim. O anı hatırlıyorum ve düşününce çok mantıklı gelmişti bu düşünce biçimi.

Lakin şu an… Bazı şeylerin farkına varmış gibi hissediyorum. Hayatımız birçok yanlış ve

pişmanlık üstüne kurulu olacaktır, bundan kaçamayız; en azından ben kaçamadım! Yanlışlar,

hatalar, şanssızlık veya hepsinin birleşimi; ne denirse densin, ne bahane olursa olsun:

Geldiğin noktada küçük bir çocuğu kıskanıyor olman bir şeylerin kanıtıdır."


​Kitaplığının önünde duruyor, yorgun gözleriyle tüm rafları tek tek süzüyordu. Hepsi nizami

şekilde dizilmiş, renklerine ve boyutlarına göre düzenlenmiş bir sürü kitap ve ansiklopedi...

Kitapların önünde ise bazı raflarda bulunan çeşitli objeler; heykeller, oyuncaklar,

aksesuarlar... Geçmişi hissetmek ve parmaklarının arasına hapsetmek istercesine teker teker

dokundu ve her birini sıkıca kavradı.

";Anılar. Yaşanmışlıklar. Ya da sadece… Basit bir hediye."

​Küçük bir Yunan heykelciğini eline aldı. Yüzünü ekşitti.

"Anımsayamıyorum. Kimden hediyeydi acaba? Zihnimde kaybolmuş hangi kayıp kişilik?”

​Biraz daha duraksadı ve düşündü.

​“Sadece basit bir hediye."

​Sonra ise üst raftaki oldukça eski bir cilde sahip olan kitap gözüne çarptı. Çekiştirerek çıkardı

diğer kitapların arasından. Tam çekiştirdiği sırada, içinden bir zarf yere düştü. Kitabı rafın

üstüne koydu ve zarfı almak için eğildi. O anda şimşek çakmışçasına bir şok geçirdi;

heykelciğin aksine zarfın zihninde yer eden anısı capcanlıydı. Yere yığıldı, zemine oturdu ve

sırtını yasladı. Zarfın içindeki mektup çok canlı bir obje de olsa, satırlar zamanla silinmişti

zihninden. Açıp okumak istedi, tereddüt eşlik etti titreyen ellerine. Zarfın açılışı bir milat

gibiydi.

"Belki de artık yolun sonuna gelmişizdir ve bunu fark etmemiz için ikimizden birinin

söylemesi gerekiyordur. Bu kişi ben olacağım Eyüp. Hikayenin kötü adamı ben olacağım. En

doğrusu bir an önce veda etmek olacak. Artık eskisi gibi değilsin, seni tanıyamıyorum; sen de

beni tanıyamıyor olabilirsin, ben de belki eskisi gibi değilimdir. Birbirimize iyi

gelemediğimiz bir gerçek. En büyük gerçek ise artık seni sevmiyorum..."

​Mektup daha devam ediyordu ama okumayı bıraktı. Dondu kaldı oturduğu yerde. Eyüp için

hayat çok uzun zamandır donuktu zaten ama tam o an farklı bir kırılma yaşanmıştı. Donup

kalan zaman değildi sadece; tüm geçmişi ve geleceği duraklamıştı resmen. Hayal kırıklığı

doldurdu tüm odayı; bu ağır havaya rağmen gözyaşları da donmuştu adeta.

​Güzelce katladı, tıpkı ilk açtığı hali gibi zarifçe zarfa yerleştirdi. Gözleri dolmuştu. Kırgın

hareketlerle ayağa kalktı. Kambur bir edayla iki ayağının üstündeydi.

"Geçmişte kaldı her şey. Bir gün ben de kalacağım. Bitecek tüm mücadele."

​Zarfı almak uğruna elinden bıraktığı kitabı unutmamıştı, yeniden eline aldı ve başlığını

okudu: Tek Yol Devrim!

​Genç yaşlarda o ve arkadaşlarının kutsal kitabıydı. Sayfaları yavaşça çevirdi; her biri farklı

insana ait onlarca farklı el yazısı... Bazı notların kimlere ait olduğunu hatırlıyordu.

Muharrem, Musa, Harun...


"Hepimiz çok inanmıştık. Mücadele, mücadelemiz olacaktı. Evrensel olmalıydı."

​Bu sözlerden sonra ise gelinen noktada her biri farklı yerlere savrulmuş; kutsal kitap ise raflar

arasında tozlanmıştı. Muharrem'i düşündü. Kayıp ruhlardan biriydi. En çok çabalayanlarıydı

ve bunun bedelini de en ağır biçimde ödedi.

​"Keşke ben olsaydım yerinde, keşke," dedi kendi kendine. Yıllarca Muharrem her aklına

geldiğinde bu laflar döküldü dudaklarından. Peki ya Harun?

"Anarşist Harun," diyerek mırıldandı, acı bir tebessüm belirdi yüzünde çünkü en ateşlileriydi.

Şimdi ise ünlü bir ofis binasında müdür olarak hayatına devam ediyordu.

​Musa ise yıllardır haber alamadığı sayısız kişiden sadece biriydi. Ateşli günlerden sonra

resmen kayıplara karışmıştı. Bunaldı belki de tüm süreçten, kendi içine kapandı ve sadece

basit bir hayat istedi.

​"Hiçbirimizin mücadelesi bitmedi dostlarım, yoldaşlarım. Sadece şekil değiştirdi."

​Bu sözler eşliğinde, bir zamanlar yoldaşı olan bu değerli insanları yeniden andı.

​Eskileri anma, geçmişe özlem, uzun iç muhakemeler... Varılacak mutlak yer belliydi:

Masanın başı. Gözlerinden okunan bir tedirginlik eşliğinde masaya yöneldi, sandalyeyi çekti

ve boş kağıdın başına yeniden oturdu. Önündeki bembeyaz kağıdı manasız çizgilerle

karalamak veya karalamamak tüm mücadelesini belirleyecekti. Artık belli bir noktaya

varmıştı, süreçten sıkıldığı her halinden belliydi. Eline kalemi aldı ve tüm hayatı film şeridi

gibi geçti gözlerinin önünden. Gözleri doldu, yorgun bedeninde yoğrulan yaşlar buğulu

gözlerinden aşağıya doğru aktı ve kağıda birkaç damla bulaştı. Kağıt en azından artık boş

değildi. Bu anı ölümsüzleştirmesi gerektiğini düşündü ve kalemi kağıda yaklaştırdı. Yaşadığı

günün tarihini attı sayfanın başına; sonrası ise... Masada duran begonyayı yarın kimin

sulayacağı da tıpkı Eyüp gibi, odanın karanlığıyla birlikte sessizliğe gömüldü ve bir muamma

olarak kaldı.



 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page