Taht ve Kılıç Arasında
- Çiğse Kantarcıoğlu
- 15 Mar
- 4 dakikada okunur
Bir zamanlar unutulmuş bir diyarın unutulmuş bir krallığında saray kayıtlarında bile yer almayan, eski
duvarların sessizce izlediği eski bir hikayeye tanık olmuşu.
Taçtan, görevlerden ve sorumluluklardan çok önce, sarayın eğitim avlusunda oynayan bir kız çocuğu
vardı. O başkomutanın kızıydı. Dizleri hep yaralı, elleri toz içinde, kendisinden daha büyük olan tahta
kılıcı iki eliyle tutarak koşuşturdu. Oyuncak bebeklerini kenara koyar, antrenman yapan askerlere
özenirdi. Kılıç kullanmayı öğrenmek için onları takip ederdi etrafta.
O günlerden birinde ise yanlışlıkla yeni yeni kılıç eğitimlerine bağlayan prensle karşılaştı. Elindeki kılıcı
savururken ona çarptı. Bilerek değildi, en azından o hep öyle söyledi. Askerler dondu yerinde, herkes ceza
bekliyordu. Ama o zamanlar prens de bir çocuktu. Gülmüştü. Kendi tahta kılıcını alıp onu kovalamaya
başladığında, arkadaşlıkları başlamıştı.
Başta her şey çocukça bir rekabetti. Kim daha hızlı vuracak, kim daha uzun süre ayakta kalacak, kim
diğerini önce yere düşürecek... Kale duvarlarının üzerinde koşar, çıkmaları yasak kulelere tırmanır ve
askerler onları derslerine geri götürene kadar kılıç çalışırlardı. Hayat basitti, eğlenceliydi.
Yıllar fark etmeden geçti.
Tahta kılıçlar yerini çarpışan çeliklere bıraktı.
Çocukça yapılan kavgalar yerini zarif bir kılıç dansına bıraktı. Öğlenden sonraları güneş avluyu hala
aydınlatırken yaptıkları düelloları askerler sık sık durup izlerdi. Prens hızlı ve keskin; kız ise daha vahşi
ama korkusuzdu. Hareketleri uyumluydu, birbirlerinin hamlelerini çok iyi bilseler de kazanan her zaman
değişirdi. En azından o anda, eşit ve dengelilerdi.
Birbirlerine sorgusuz güveniyorlardı. Kız, babasından saklanması gerektiğinde Prens onu antrenman için
çağırıyordu. Prens kendi derslerden kaçmak istediğinde ise kız saraydaki tüm gizli yolları biliyordu. Suç
ortaklarılardı. Sarayın eğlencesi ve en büyük sorunları. Onlar için önemli değildi.
Ama sorumluluklar zamanla daha belirgin oldu.
Kız bir asildi. Soylu bir hanımefendi gibi davranması gerektiği söyleniyordu görgü kuralları dersinde.
Yürüyüş dersleri, dans, nasıl konuşulması gerektiği, düzgün duruş, narin beden. Onun savaşmaya alışmış
kaslarına ve yapısından çok farklı.
Zırhların yerini elbiseler, antrenmanlarının zamanını dans, tarih ve sanat dersleri alıyordu. Yaptığı her hata
sessiz ama ağır bakışlarla karşılanıyordu.
Dik otur.
Sessiz konuş.
Bir hanımefendi gibi davran.
Nefret etmişti.
Prensin hapishanesi ise başka türdendi.
Günleri uzmanlarla, siyaset dersleriyle, tarih ve hukukla doluydu. Diplomasi, ittifaklar, krallığın
geleceği... Her bilgi, bir gün taşıyacağı tacın ağırlığını biraz daha omuzlarına yerleştiriyordu.
Krallığından vazgeçemezdi, asil kanla görevine zincirlenmişti ve geleceği doğduğu andan beri
belirlenmişti.
Ama eğitim avlusuna kaçabildiği zamanlarda, elinde kılıçla onun karşısına geçtiğinde—
Nefes alabiliyordu.
Onun yanında geleceğin kralı değildi.
Sadece geçirdiği vakitten hoşlanan bir delikanlıydı.
Yıllar geçip ikisi de gençliğe adım attığında aralarındaki şey değişmeye başladı.
Sessizleşen kahkahalar, bakışlarıın birbirine takılmasıyla, sınırlı antrenamanlardan sonra daha uzun vakit
geçirmek için yaratılan bahaneler, ellerinin birbirinde gereğinden daha uzun süre kalmasıyla.
Geceler onların sığınağı, duvarlar tek tanıkları olmuştu buluşmalarının. Meşalelerin ışığı sönmeye
yaklaşırken bazen ayın altında kılıç çalışırlardı. Alışkanlıklarının doğal bir parçasıydı. Ama kız eskisi
kadar güçlü değildi. Daha sık kaybediyordu. Antrenman yapamıyordu. Sonuçta bir kadının kılıç taşıması
uygun değildi. Prens hüznünü fark etti. Bu hayatın kendisi gibi onu da nasıl yıprattığının farkındaydı.
Onun bu hayata uygun olmadığını biliyordu.
Hayatın içinde sanki bir kılıcın üzerinde dans ediyorlarmış gibi hareket ediyorlardı—oyuncu, güven dolu,
dersler ve özel hayatları arasındaki ince dengeyle. birbirlerine sahip oldukları sürece dünyanın
değişmeyeceğine inanarak. Hayatın içinde bir hayalde.
Ama dünya her zaman değişir.
Prens on sekiz yaşına geldiğinde taç nihayet omuzlarına yerleşti. Kral yerini ona bıraktı.
Günleri sorumluluklarla sertleşti. Danışmanlar etrafını sardı. İttifaklar kurulmalı, anlaşmalar imzalanmalı,
krallığın geleceği güvence altına alınmalıydı. Bu anlaşmalardan biri de bir evlilik getiriyordu: barış için
seçilmiş farklı bir krallıktan bir prenses.
Kız bunu zaten biliyordu. Hayatları beraber olmayacaktı. Ama sarayda kalamayacağını kabullenmişti.
Kraliyet ailesini uzaktan seyredemezdi. Ya da soylu partilere katılıp hiçbir şey olmamış gibi davranıp
soylu erkeklerin ona olan bakışlarına katlanmazdı.
Prens ondan kalmasını istemedi.
Bunun yerine ona özgürlük verdi.
---
"Buradan gitmeni istiyorum, Serin."
Kraliyet düğününden sadece birkaç gün önce, yine sarayın yüksek duvarına oturmuşlardı. Kız onun
tarafına baktı. "Evet ben de istiyorum sayın prens. Kaçacağımı nasıl tahmin ettin?" Prens Aren gözlerini
devirdi onun her zamanki tavrına. "Ciddiyim ben, ve aslında sen kuralları yıkmadan veya isyan etmeden
bunu nasıl yapabileceğimi sanırım biliyorum." planını açıklamaya devam etti. "Krallar, yeteneğini
kanıtlamış kişileri şövalye ilan edebilir. Onlara görev verebilir.”
Serin sessizleşti bir anlığına. Özgür olmak, saraydan dışarı çıkıp seyahat edip savaşmak onun hayal ettiği
hayattı. Aren onun elini tuttu. "Sana iyi gelecek. Baban bile bir kralı reddemez. İlk tahta çıktığım gün, sen
de özgür olacaksın. Görev tanımın olarak suçluları ve haydutları yakalamak deriz. Halkın arasında olup
onları dinleyeceksin." Elini sıkı sıkıya tuttu. "Ve belki... arada sarayı ziyarete gelirsin raporlar için?" sesi
umutluydu. Her şeyden sonra bile onu özleyecekti.
Bakışları tekrardan onu buldu ve kız prensine sarıldı aniden. Aren rahatladı onu kollarında son kez
tutarak. "Teşekkür ederim. Yapacağım. Bir şekilde... krallığa da hizmet etmiş olacağım. Ve evet. Arada
bir buraya gelmeyi kaldırabilirim."
Geri çekildi ve Serin'in yanaklarını tuttu. "Mutlu olmanı istiyorum." kız da onun yanaklarına ellerini "Ben
de senin." Ay tanıklık ederken sessizce son bir öpücük çaldılar birbirlerinden.
Çok geçmeden kral ağzını yine açtı. "Zaten zırh sana elbiselerden daha çok yakışıyordu. O giydiklerin hiç
yakışmamıştı." Yapılan yoruma karşılık Serin güldü ama onun omzuna vurmayı da ihmal etmedi. "Son
anda bile aynısın." prens omuz silkti ve en içten gülüşünü verdi. "Ben buyum, ne yapalım." dedi. "senin
kral olacağına inanamıyorum. Halk kralını daha iyi tanımalı." eğlenceli konuşma devam etti. Gecenin
sonunda ayrılık ne dramatikti ne de umutsuz bir vedaydı.
Kimse kralın emrine koyamazdı. Asil aileler ya da savaş komutanları bile. Daha önceden yapılmamış bir
şeyi yapıp onu krallığın gölgelerinde görev yapan bir casus şövalye yaptı. İstediği yerlere seyahat
edebileceği, sarayın boğucu hayatından uzak kalabileceği bir görev.
Bir kaçış yolu.
Bir sabah Şövalye Serin yeni krala son selamını verdi, çantasını toparladı ve atıyla beraber saraydan,
sonra da merkezden şehirden ayrıldı.
İkisi de gerçeği fazla iyi biliyordu.
Yolları en başından beri farklı yönlere gidiyordu.
---
Altı ay sonra Serin tekrar saraya döndü kral ve kraliçenin huzurunda rapor vermek için.
Savaştığı suçluları anlattı.
Yakalattığı suç örgütlerini.
Sınır köylerinde ve ticaret yollarında karşılaştığı haydutları.
Maceranın içinde, kılıcıyla geçirdiği hayatı.
Başını eğdi selam vermek için.
“Majesteleri.”
"Şövalye Serin."
Bir zamanlar aralarındaki bağ zamanla hiç söylenmeyen bir anıya dönüştü.
Her hikâye mutlu sonla bitmez.
Bazı hikayeler yalnızca en başta bitmesi gereken yerde sona erer.
Ve krallığın tarihinin unutulmuş köşelerinde bir yerde hâlâ şu anı yaşamaya devam eder:
Tozlu bir eğitim avlusunda kılıçlarla dans eden bir prens ve bir kızın hatırası,
dünya onlardan başka birine dönüşmelerini istemeden çok önce.




Yorumlar