Medeniyetin Çöküntüleri Üzerindeki Dans — PART I
- Enes Yazıcı
- 15 Mar
- 7 dakikada okunur
Sonsuz merdivenlerden çıkmaya başladım; yerde sigara izmaritleri, duvarlarda solcu
sloganlar... İki kişinin yan yana zor yürüyeceği, Allah’a emanet bir merdiven. Tam şu
an üzerinde durduğum basamaklarda, geçen buraya geldiğimde bir “mal” takası
olmuştu. Cidden evim olabilir bu apartman benim; “Burada mı yatmaya başlasam
artık, işi gücü bırakıp?” diye düşünmeden edemedim. Ama gözüme özellikle takılan
İbrahim Kaypakkaya posterleri oldu. Ne güzel be adamın posterleri! Rejimi devirmek
isteyen neredeyse herkesi severim, orası ayrı ama Kaypakkaya! Zamanına göre
böyle bir işe girişmiş, köylüleri sefillikten alıkoymaya çalışmış; helal olsun hocam.
Şimdiye kadar dokuz tane İbo saydım; işte bunlarla beraber on üç oldu. On üç İbo’yu
bana ver, bu gece devrilsin bu rejim yahu!
Şu 40 katlı, her katı barlarla dolu olan mekânlarda solcu saymasam bitmez,yemin
ediyorum şu merdivenler... Bir de şu doğum günü merasimini niye en üst katta
seçmişler ki? “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden...” Çık çık bitmeyecek. Ağzına
iki damla alkol girecek diye yeryüzündeki her derdi düşünecek, her solcunun posterini
göreceksin. Hah, on dört! Öğlen içtiğim Kulüp’ün tadı da hâlâ ağzımda ama ayılmak
üzereyim; tez elden varmak gerek şu bara. Nasıl sızdıysam artık, ilk çöktüğüm
bankta iki saat uyumuşum; fena mı oldu canım? Bu adamlar gelene kadar en az 2-3
saat bekleyeceğim belli.
Nefesim tükenecekken ben artık Sisifos oldum; “Benim kaderim artık bu, beleş alkol
içme umuduyla bütün ömrüm merdiven yürümekle geçecek,” derken sonunda barın
kapısı gözüktü. İçeriye intikal ettim hemen. Karşımda, beni tanıdığından mütevellit
kimlik sormayacak olan “bar girişinde bekleyen vasıfsız adam”... Bu ismi de ona ben
koydum; şu dünyada devlet memurluğundan sonra en vasıfsız iş erbabı olabilir bu
kapıcılık. Ben özgürlüğe inanırım; en eli kız eli tutmamış, karşısında bir kız gülse
şekilden şekle girecek zavallı erkekler bile sarhoş olabilmeli. Ne öyle “dam” falan? Ne
münasebet?
Daha güneşin batmamasından kaynaklı ki —en güzel sabah içilir— içerideki solcu
sayısı çok azdı. Bu görüntü beni kahretti. Ankara’daki her solcu bar gibi, insanların
kolektif ve sosyal canlılar olduğu gibi çocuksu bir idealistlikle yapılan, hepsi birbirinin
dibindeki masalar... Öyle ki hemen arkamdaki masada oturan zavallının, “Ben üçlü
denemek istiyorum, sevgilimi de ikna ettim edeceğim ama kanka bir görsen nasıl
manipüle ediyorum yahu!” gibi sefilliğini gizlemekten çekinmeyen söylemlerini
dinlemekten gına geldi. Lakin elden de ne gelir? Kendisine büyük bir özgüvenle ve
inançla “Leninistim ben,” diyenler şöyle zavallıları dövüp atabilselerdi bardan; ama
bunlarda o cesaret nerede? Lenin bunları görse gözleri döner, Menşeviklere kustuğu
nefreti aynen bu “ılık” solculara iletirdi. Hadi her şeyi geçtim, az cesaretleri olsa şu
göklerden gelen kutsal bir emirle üniversitemize paraşütle inen kayyum
bozuntusunun camına bir-iki taş kondurmuşlardı.
Şu ilerideki masa da mekândaki tek rezerve masa; bizim masa bu, belli.De sekiz
kişilik olduğunu görünce bir daraltı geldi. Hadi üç-beş sefile katlanırım da, ya sekiz
sefil! Bana doğru yaklaşan “vasıfsızlar başını” görünce hemen sandalyeyi çekip
oturdum. Sesimin duyulacağı şekilde bağırdım: “Mekân bomboş zaten, uğraştırma
beni o beni yerin yedi kat dibine sokan sosyal muhabbetlerinle!”
— Her zamankinden hocam!
Gelip soracak bana aklınca: “Dersler nasıl gidiyor yahu, gene mi FF Beşir’iz ha?”,
“Bugün erkencisin bakıyorum Beşir!”, “Gene mi şarap-bira Beşir, miden nasıl alıyor,
ne alem adamsın valla!” Hele bir de bu lafları ettikten sonra o yüzüne oturan, iğrenç
mi iğrenç, zerre samimiyet bulundurmayan “senin sefilliğini görüyorum Beşir” gülüşü
yok mu? Ama vasıfsız zatları en iyisini bilir tabii! Biraları ucuz olmasa burayı anında
terk eder, kendime yeni bir ev aramaya başlardım. Bak şuna, durmuyor da hâlâ
geliyor; bir de kafasını onaylarcasına eğmiyor mu!
— Ooo Beşir’im, bu sefer arkadaşlarınla gelmişsin. Ne öyle, sıkıldın mı yalnız
başına içmekten ha?
— Aynen aynen, sıkıldım. Biraz değişiklik olsun.
— Ne oldu oğlum, ne sıkıyorsun canını? Kafa buluyorum, garip adamsın ama
severim seni.
Adamın ettiği iltifata bak! Buna ne cevap verilir? Neresinden tutsan elinde kalır. Sen
de vasıfsız adamsın, ben ne edeyim?
— Neyse neyse, şey diyecektim; akşam Bandista çıkacak sahneye. Elbet
dinlemişsindir yoldaşlarımızı. Rezervasyon aldınız ama haberdar edeyim
dedim gene, ne olur ne olmaz.
Ne Bandista ne de Grup Yorum dinleme havamdayım yeminle. Bir “Ağır ağır
çıkacaksın bu merdivenlerden” çok hoş olurdu ama bu vasıfsıza “he” deyip geçmektir
lazım olan.
— Tabii tabii, seve seve dinleriz. Eyvallah haber ettiğin için.
— Öyleyse her zamankinden getiriyorum. Bakıyorum da belli ki bugün
arkadaşlarınlasın ha Beşir? Az iç oğlum.
Elimle “kaybol” ve “tamamdır” arasında bir işaret yapıp hızla önüme döndüm. Neyse
ki çok kafa açmadı vasıfsızlar başı. Bu adamın benimle samimi olduğu güne dönüp
barı bir güzel kundaklamak; yanan ateşler etrafında, depolarındaki yarısı su dolu
biraları danslar eşliğinde gömmek lazım. Her yerim de ağrıyor. Uyumayacaktık o
bankta; sırtım yakında dile gelecek: “Eyvallah Beşir, benden bu kadar,” deyip beni
terk edecek. Beni terk etse gene iyi; şu boynumdaki sızı en az iki fıçı içmezsem
geçmez ki. Bira da gelir gelmesine de sabahtandır bir şey yemedim. En son ne
zaman bir şey yedim ki zaten? En son ne zaman rahatça bir uyku çekebildim?
En son ne zaman insanlık belirtisi gösterdim? En son ne zaman içimden gelen
şevkle, istençle güldüm, sinirlendim ve ağladım? Ağlamayı düşününce göğsümde bir
boşluk belirdi; göğüs kafesimden dışarı çıkmak isteyen, vücudumun her zerresini ele
geçirmek isteyen bir boşluk. Ağzımı açsam yokluk kusacağım sanki. Gözlerim
dolmaya başladı ama hayır Beşir, orada dur! Senin ağlamaya hakkın yok,
ağlayamazsın sen Beşir!
Sen ağlama yetini 2 Haziran 2013’te Gezide kaybettin. O zamandan beri ağlamadın.
İlk ve son kez ağladın o lanetli gece; bir daha da gözlerin izin vermedi. Gözümün
önünden gitmek bilmiyor içtiğimde; o gece başını ellerinin arasına almış, beş zebani
tarafından ölesiye tekmelenen genç... Zihnimden çıkmıyor “Abi vurmayın abi,
ölüyorum abi!” haykırışları. Ağzından çıkan son laflar o gece koşa koşa yatağıma
gittiğimde litrelerce soğuk ter döktürdü bana. “Abi vurmayın abi” sözleri kafamda “Ben
de insanım abi işte, acısana bana, öldürme lütfen beni!” diye sirayet etti. İşte o gece
gördüm o sanrıları.Yataktan kalktım hem ellerimi hem de kafamı göğe doğru
kaldırdım gözyaşları içinde “Dünya böyle bir yer olamaz Allahım,bana yardım et bana
merhamet et yalvarırım! ” ama Tanrı bana ne yardım ne de merhamet yolladı tavana
baktığımda gördüğüm tek şey Tanrının şefkatli merhameti yerine üzerime yağan
bombalar oldu.
Yahudilerin Gazzelileri soykırırken acımadığı gibi, Romalıların Hz. İsa’yı çarmıha
gererken acımadığı gibi, babamın anneme elini kaldırırken acımaması gibi hiç kimse
bana acımayacak. İnançlı olanların şehirleri dümdüz olana kadar bombalanacak,
Amerikalılar İranlılara acımayacak, zebaniler yerde yatan “ölüyorum abi” diyen gence
acımayacak. Yere düştüğün anda, sefil olduğunu gösterdiğin anda; sevdiğin, yakınım,
arkadaşım dediğin, “o yapmaz” dediğin herkes üstüne çullanacak. Sen yerde kanlar
kusarak “Vurmayın, yalvarırım ölüyorum!” diye haykırırken onlar daha da
keyiflenecek. Senin sefilliğini ve öldüğünü gördükçe zevkten dört köşe olacaklar.
Nefesin tükendiğindeyse şanslıysan “her yıl hüzünlü bir anma”, değilsen “cesedinin
üstünde tepinenlerin kahkahası”nı alacaksın. Velhasılkelam; ağlamaya hakkım yok
benim. Böyle bir dünyada, böyle bir vücut içerisinde hiçbir şeye hakkım yok. Hiç!
— Buyur Beşir’im, her zamanki gibi bir fıçı malt ve şarabın. Var mı başka isteğin?
Aklım çıktı yahu, yaklaşılır mı böyle insana!
— Yok yok, istemez.
Bu lafımın üstüne başını usulca eğip uzaklaşmaya başlamıştı ki:
— Ömerciğim, bir ricam olacaktı aslında.
İsmini hem çok ağzıma almamamdan hem de hayatımda Ömer’den pek de bir şey
talep etmememin şaşkınlığıyla döndü arkasına:
— Yaa, nedir rican?
Şimdi kelimeleri titizlikle, incelikle seçmek gerekir şu noktada. Ağzımdan doğru
kelimeler çıkarsa bizim sefiller gelmeden bir şişe şarabı, midem ne kadar alırsa o
kadar da birayı beleşe gömebilirim! Keyiften dört köşe oldum vallahi. Hem beleşe
onların on katı içerim hem de “Ne içiyon içiyon bize kitliyon kardeşim, bu ne iş!” gibi
çok büyük acılar içinde olan bir adamı anlamaktan zibilyon kilometre uzakta laflar
işitmem. Belli etme Beşir, heyecanlanma; bülbül gibi şakı! Öyle veya böyle ikna et şu
adamı!
Tam bir gevşek misali yayıldım sırtıma, boynuma azap çektiren sandalyede. Bir elimi
sandalyenin arkasına atıp saldım yüzümü, usulca Ömer’e döndüm. Beynimde alkol
içmekten ölmeyen geriye kalan ne kadar nöron varsa kullanıp aynı onun yaptığı gibi
gülümsedim. Ömer de ulusalcıları hiç sevmez, bilirim.
— Ömer Yoldaş, şimdi şöyle bir mesele var. Bugün sevdiğimiz bir yoldaşın,
Hasan’ın doğum günü ama hesabı Muzaffer diye bir lavuk ödeyecek.
— Ne diye lavuk bu eleman? Anlayamadım, yani hesabı ödemekle ne alakası var
bunun?
— Yani şöyle diyeyim; geçen Dersimli bir yoldaşımıza, “Dersim diye bir yer yok,
dediğin yerin yeni sahipleri var birader, Tunç-eli orası!” deyip girişmiş
yoldaşımıza.
— Ne diyorsun oğlum? Dövelim, gebertelim şunu! Başlarım doğum gününe de,
almam ben bu adamı bara falan! —diye çıkıştı Ömer.
Sevinçten havalara uçacağım yeminle. İstediğim kıvama geldi adam. Hadi son
mermi!
— Sakin ol yoldaş, sakin. Ne gerek var öyle işlere? Bu faşisti dövsek ne olacak
sanki? Bak şimdi ne yapacağız, söyleyeyim sana.
Ömer pürdikkat kesilmiş beni öyle büyük bir ciddiyetle, dikkatli dinliyordu ki; harbiden
bir anlığına da olsa önder bir militandım, belki de İbo! Şu anda ağzımdan ne çıkarsa
çıksın kabul edeceğine o kadar eminim ki bacaklarım sevinçten titremeye, oynamaya
başladılar.
— Bugün zaten sekiz kişi olacağız; biralar, shotlar havada uçuşacak. Sen ne yap
biliyor musun? Bunlar gelene kadar benim içtiklerimi bira falan diye gir
sisteme. Her yoldaşımızın hesabından bir birayı şu faşiste kitle! Hatta ondan
da öte, Bandista’ya alkol ikram et yahu, hepsini bu lavuk üstlensin. Zilzurna
sarhoş olur zaten, bu adamın hesabı ödeyecek parası var. İsterse 20 bin
gelsin; ödemek istemez, laga luga yaparsa da hem döveriz hem de kartını alır
öderiz, ne olacak?
Ömer’in sinirinin yerini gittikçe yüzündeki şeytani gülümseme ve keyiflenme aldı.
Şimdi ayağa fırlayıp Ömer’in alnından öpmeyi o kadar isterdim ki; sonra kutlamak için
beraber Cepheci halayı bile çekerdim adamla.
— Oğlum Beşir, zehir gibi adamsın yeminle! Nereden aklına geliyor bunlar yahu?
Faşistin tekinin parasıyla Bandista içecek... Hay aklına bin yaşa! Ama bak, bu
eleman öyle faşist söylemlerde bulunursa sadece onu değil seni de döverim,
haberin ola.
“Eyvallah!” deyip büyük bir mutlulukla onayladım Ömer’i. Hay Bandista, iyi ki varsın!
Şu solcuları öyle iyi anlıyorum ki; onlarda da bendeki o sonu gelmez, her geçen gün
daha da körüklenen bir nefret var. Baksana adamın kabul ettiği teklife; ruhundan
gözlerine kadar çıkan o nefretini gördüm Ömer’in. Oyna yoldaş oyna! Bu zafer,
Nazilerin yenilmesinden daha büyük bir zaferdir!
Bu zaferi kutlamak için dörtte üçü bira dolu bardağımı tekrar tekrar şarapla
tamamladım. Biralar geldi, şarap içildi; düşüncelerim bir yükseldi bir alçaldı. Etraf bir
hoş oldu, insanlar daha bi kabul edilebilirdi sanki,şu tablo da ne güzeldi... Ta ki
ileriden doğum günü ekibinin geldiğini görünceye kadar...




Yorumlar