Kurtuluş
- Enes Yazıcı
- 29 Nis
- 3 dakikada okunur
Akşam ezanı okunmakta, cünüp olanlar gusül almakta; müminlerin ibadet vakti çattı gelmiş.
Kurtuluş Parkı’nda sessiz sakin bir hava hakim; birbirine benzeyen her günün bir benzeri
yaşanmakta, tek bir farkla: Üstü çıplak, vücudu yazılarla dolu, saçları ağarmış, kafasında
madenci kasketi bir deli, elinde bayrakla dolaşmakta.
Bu deli; Kurtuluş Parkı’ndaki kendi halinde güvercinlere bakarak çekirdek çitleyenlerin, güneşin
tadını çıkarmak isteyenlerin, belki de biraz olsun günlük yaşamın hengamesinden sıyrılıp emekli
dayıların saatlerce hareketsiz bir şekilde oturmasını seyretmek isteyen gençlerin huzurunu
kaçırmakta. Böyle büyük bir huzursuzluğun tek bir kaynağı olabilir efendim, bildiniz. Yok yok;
günün ortasında gelen bira zammı veya türbanın yasaklanması değil, bilemediniz. Bu
huzursuzluğun kaynağı pazarlık; en büyük günahlarından olan, yüce ilahımızın yasakladığı,
lafını dahi duymak istemediği, müritleri lafını açmaya çalıştığında küplere bindiği o şeref
yoksunluğu: “Müzakere”.
Saat öğlen 14.00 sularından beri bu deli müzakere etmekte; güneşten rahatsız olunca kasketini
çıkarıp yere vurmakta, sesler çıkarmakta, hepimizin keyfini kaçırmaktaydı. Hadi yine yere kasket
vursa neyse; üstüne bir de “Şimdi hem açım hem de çıplağım” yazmış sapık herif! “Bre adam,
yok mudur senin ar namus haysiyetin?” diye girişecektim amma Yüce İlahımız duruma el
atmaya karar vermiş ben harekete geçmeden; bu durum Kurtuluş Parkı’ndaki her bir aklı
başındaki ferdin içine su serpmişti.
Bilirsiniz bir deyim vardır; “Kırk deli bir kuyuya taş atmış, bir akıllı çıkaramamış.” Yüce
İlahımız bu sözün enini boyunu, manasını derinliğini iyice ölçüp tartmış olacak ki; Kurtuluş
Parkı’na 200 mürit, 300 at ve 500 türbanlı mabed görevlisi geldi. Sonuncusunun sebebini ben de
bilmiyorum, vardır bir hikmeti. Deli’nin “Müzakere” olacak illetten cayması için bir mürit
konseyi kuruldu; delinin derdinin ne olduğu anlaşılmaya çalışıldı, kasketinin bir saldırı aracı olup
olmadığı tartışıldı, bu güneşte ve sıcakta çıplak olmasına hak verildi. Bunun üstüne güneşin
durduğu yerin koordinatları, güneş ışınlarının yeryüzüne vurduğu açı, ozon tabakasının etkisi
ölçüldü; nihayetinde de delinin bir tehdit olduğuna karar verildi. Önce Deli’nin etrafı Cennet’in
duvarlarıyla, sonra parkın etrafı duvarlarla… Hızlarını da alamayıp büsbütün bir ilçeyi
saracaklardı ki; İlahımız merhamet gösterdi, bu plandan vazgeçildi.
Bu manzarayı seyrederken bir cıgara tellendirdim ben de, en yakın mermere oturdum. Üşüdüm
biraz lakin bütün bir “Deli Operasyonu”nu tam bir açıyla görüyorum. Cıgaram tellenirken
düşünmeden edemedim: “Bu atlar niye bakarak kişniyor? Niye atların da kafasında kasket var?
Atların başları da mı korunacak bir mesele acep parkımız gibi?” derken; Deli, müritlerin ona
teklif ettiği bir adet somun ekmeğin dörtte birini anlamsız kelimeler haykırarak reddetti. Ekmeği
aldı, öptü, başına koydu ve sonra müride gerisingeri iade etti. Verilen nimet elinin tersiyle itilir
mi? Âb-ı hayatın suyundan bir yudum içebilme fırsatı olsa insanın, suyun içine tükürür mü?
Önüne bir kazan yahni gelse, “Bunun yağı az, beğenmedim,” diye devirir mi? Böyle absürt bir
duruma hayatımda ilk kez şahit oluyorum.
Deli kendine çizilen sınırları, duvarları beğenmemiş olsa gerek ki; yapılı, kömür lekeleriyle dolu
omzunu ve kolunu etrafındaki duvarlara bir o yana bir bu yana vurmaya başladı. Cennet’in
duvarları bunlar, arkasında da atlar sarsılır mı? Gülmeden edemedim, cıgaram da bitti.
Duvarların dışında bir kalabalık, içlerinden bir bağrış yükseldi: “Eh be, hiç mi gülmeyecek bu
delinin yüzü?”
Gözüken o ki ne delinin yüzü gülecek, ne atlar susmasını bilecek, ne de müzakere lanetinin
önüne geçilebilecek. Kalabalık; ellerinde çaylarla, çekirdeklerle hali ahvali izlerken sıkış tıkış
olmaya başladılar; duvarların dışına, ilçeye sığmamaya başladılar. Elinde çay olan, çekirdek
olanı ittirdi; çekirdek olan, cıgara olanı; o da duvarı… Duvarımız yıkılmaya başladı! Fırladım
hemen oturduğum mermerden; şeytan alametinden başka bir şey olamaz bu. Kalabalıktan
uzaklaşmaya, Kurtuluş’tan ötesine, ilçenin de ötesine gidecekken arkama döndüm; arkamda bir
insan seli! Hareket etmeye fırsat bulamadan ben de bir insan tufanıdır kapıldım; insan tufanıdır
akmaya başladım. Bir o duvara bir bu duvara, akıntının içerisinde çarpıp durdum duvarlarımıza.
Gözüme parkın içindeki kirişlerden birini kestirip tutundum hengame içinde. İşte şu kiriş
yıkılırsa önüm açık; kaçacağım bu mahşer yerinden! Yanımdaki dört kişiyle beraber asılmaya
başladık kirişlere: “Burası GümbürTepe, asılın müminler kirişlere!”
Çığlıklar hem at kişnemelerini hem de ezan sesini bastırdı. Gördüğüm en son şey; önümüzde
kollarını yukarı doğru kaldırmış, üstüme doğru düşen kirişin tam da altında duran Deli’nin, bana
doğru madenci kasketini uzatışı oldu.




Yorumlar