top of page
Ara

Kurtuluş

Akşam ezanı okunmakta, cünüp olanlar gusül almakta; müminlerin ibadet vakti çattı gelmiş.

Kurtuluş Parkı’nda sessiz sakin bir hava hakim; birbirine benzeyen her günün bir benzeri

yaşanmakta, tek bir farkla: Üstü çıplak, vücudu yazılarla dolu, saçları ağarmış, kafasında

madenci kasketi bir deli, elinde bayrakla dolaşmakta.

Bu deli; Kurtuluş Parkı’ndaki kendi halinde güvercinlere bakarak çekirdek çitleyenlerin, güneşin

tadını çıkarmak isteyenlerin, belki de biraz olsun günlük yaşamın hengamesinden sıyrılıp emekli

dayıların saatlerce hareketsiz bir şekilde oturmasını seyretmek isteyen gençlerin huzurunu

kaçırmakta. Böyle büyük bir huzursuzluğun tek bir kaynağı olabilir efendim, bildiniz. Yok yok;

günün ortasında gelen bira zammı veya türbanın yasaklanması değil, bilemediniz. Bu

huzursuzluğun kaynağı pazarlık; en büyük günahlarından olan, yüce ilahımızın yasakladığı,

lafını dahi duymak istemediği, müritleri lafını açmaya çalıştığında küplere bindiği o şeref

yoksunluğu: “Müzakere”.

Saat öğlen 14.00 sularından beri bu deli müzakere etmekte; güneşten rahatsız olunca kasketini

çıkarıp yere vurmakta, sesler çıkarmakta, hepimizin keyfini kaçırmaktaydı. Hadi yine yere kasket

vursa neyse; üstüne bir de “Şimdi hem açım hem de çıplağım” yazmış sapık herif! “Bre adam,

yok mudur senin ar namus haysiyetin?” diye girişecektim amma Yüce İlahımız duruma el

atmaya karar vermiş ben harekete geçmeden; bu durum Kurtuluş Parkı’ndaki her bir aklı

başındaki ferdin içine su serpmişti.

Bilirsiniz bir deyim vardır; “Kırk deli bir kuyuya taş atmış, bir akıllı çıkaramamış.” Yüce

İlahımız bu sözün enini boyunu, manasını derinliğini iyice ölçüp tartmış olacak ki; Kurtuluş

Parkı’na 200 mürit, 300 at ve 500 türbanlı mabed görevlisi geldi. Sonuncusunun sebebini ben de

bilmiyorum, vardır bir hikmeti. Deli’nin “Müzakere” olacak illetten cayması için bir mürit

konseyi kuruldu; delinin derdinin ne olduğu anlaşılmaya çalışıldı, kasketinin bir saldırı aracı olup

olmadığı tartışıldı, bu güneşte ve sıcakta çıplak olmasına hak verildi. Bunun üstüne güneşin

durduğu yerin koordinatları, güneş ışınlarının yeryüzüne vurduğu açı, ozon tabakasının etkisi

ölçüldü; nihayetinde de delinin bir tehdit olduğuna karar verildi. Önce Deli’nin etrafı Cennet’in

duvarlarıyla, sonra parkın etrafı duvarlarla… Hızlarını da alamayıp büsbütün bir ilçeyi

saracaklardı ki; İlahımız merhamet gösterdi, bu plandan vazgeçildi.

Bu manzarayı seyrederken bir cıgara tellendirdim ben de, en yakın mermere oturdum. Üşüdüm

biraz lakin bütün bir “Deli Operasyonu”nu tam bir açıyla görüyorum. Cıgaram tellenirken

düşünmeden edemedim: “Bu atlar niye bakarak kişniyor? Niye atların da kafasında kasket var?

Atların başları da mı korunacak bir mesele acep parkımız gibi?” derken; Deli, müritlerin ona

teklif ettiği bir adet somun ekmeğin dörtte birini anlamsız kelimeler haykırarak reddetti. Ekmeği

aldı, öptü, başına koydu ve sonra müride gerisingeri iade etti. Verilen nimet elinin tersiyle itilir

mi? Âb-ı hayatın suyundan bir yudum içebilme fırsatı olsa insanın, suyun içine tükürür mü?

Önüne bir kazan yahni gelse, “Bunun yağı az, beğenmedim,” diye devirir mi? Böyle absürt bir

duruma hayatımda ilk kez şahit oluyorum.


Deli kendine çizilen sınırları, duvarları beğenmemiş olsa gerek ki; yapılı, kömür lekeleriyle dolu

omzunu ve kolunu etrafındaki duvarlara bir o yana bir bu yana vurmaya başladı. Cennet’in

duvarları bunlar, arkasında da atlar sarsılır mı? Gülmeden edemedim, cıgaram da bitti.

Duvarların dışında bir kalabalık, içlerinden bir bağrış yükseldi: “Eh be, hiç mi gülmeyecek bu

delinin yüzü?”

Gözüken o ki ne delinin yüzü gülecek, ne atlar susmasını bilecek, ne de müzakere lanetinin

önüne geçilebilecek. Kalabalık; ellerinde çaylarla, çekirdeklerle hali ahvali izlerken sıkış tıkış

olmaya başladılar; duvarların dışına, ilçeye sığmamaya başladılar. Elinde çay olan, çekirdek

olanı ittirdi; çekirdek olan, cıgara olanı; o da duvarı… Duvarımız yıkılmaya başladı! Fırladım

hemen oturduğum mermerden; şeytan alametinden başka bir şey olamaz bu. Kalabalıktan

uzaklaşmaya, Kurtuluş’tan ötesine, ilçenin de ötesine gidecekken arkama döndüm; arkamda bir

insan seli! Hareket etmeye fırsat bulamadan ben de bir insan tufanıdır kapıldım; insan tufanıdır

akmaya başladım. Bir o duvara bir bu duvara, akıntının içerisinde çarpıp durdum duvarlarımıza.

Gözüme parkın içindeki kirişlerden birini kestirip tutundum hengame içinde. İşte şu kiriş

yıkılırsa önüm açık; kaçacağım bu mahşer yerinden! Yanımdaki dört kişiyle beraber asılmaya

başladık kirişlere: “Burası GümbürTepe, asılın müminler kirişlere!”

Çığlıklar hem at kişnemelerini hem de ezan sesini bastırdı. Gördüğüm en son şey; önümüzde

kollarını yukarı doğru kaldırmış, üstüme doğru düşen kirişin tam da altında duran Deli’nin, bana

doğru madenci kasketini uzatışı oldu.

 
 
 

Yorumlar


© Copyright

© 2023 by Turning Heads. ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

bottom of page