top of page
Ara
  • Barış

Film İncelemesi: Kirazın Tadı

Abbas Kiyarüstemi'nin Cannes'da altın palmiye ödülünü Unagi (1997) ile paylaştığı, 95 dakikanın büyük bir çoğunluğunun araba yolculuğu olarak geçtiği başyapıtı, Kirazın Tadı.



Film, orta yaşlı bir erkek olan Bedi Bey'in aracıyla inşaat alanlarını ve sokakları geçtiği sahnelerle başlıyor. Kiyarüstemi sahnelerde hikayeden açığa çıkardıkları konusunda oldukça pinti, gerekmedikçe diyalog ve repliklerden sakınan yönetmen(ve aynı zamanda senaristi), arabasıyla geçtiği her yerde herkesi ve her şeyi süzmesinden Bedi Bey'in bir şeyler aradığını düşünmeye başlıyoruz.


Birini mi kaybetti? Israrla her yeri süzmesinden aradığı şeyin onun için önemli olduğunu anlıyoruz. Önemli birini mi kaybetti? Neyin peşinde? Bir süre böyle arandıktan sonra büyük bir çukurun etrafındaki amelelerin yanından oldukça yavaş geçerken bir iş için birine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ondan çekiniyor insanlar, çoğu kabul etmiyor, çoğu işin ne olduğunu, ödeme alıp almayacaklarını sormadan direkt uzaklaşıyorlar.



Tekinsiz biri mi? Nasıl bir iş ki bu? Bedi Bey bunun ardından yolda Kürt bir askere denk geliyor ve onu gitmek istediği yere götüreceği sözüyle arabasına bindiriyor. Oldukça kişisel sorular soruyor, öyle ki askeri rahatsız edercesine cevaplamadığı sorularda diretip cevabını alıyor. Onun için bir işi olduğunu söylüyor ama işin kendisinden ısrarla bahsetmiyor. Yüklü bir ödeme yapabileceğini söylüyor, oldukça uzaklara götürüyor askeri ve boş bir arazide bir ağacın yakınında arabasını durduruyor. Askerden aşağı inmesini ve bakmasını söylüyor ağacın altına, asker direkt kapıyı açıp korkuyla kaçıyor. Pinti demiştim, hala işi bilmiyoruz, hala neyin peşinde bilmiyoruz.



Sonrasında yine büyük bir ihtiyaçla bir inşaat alanından bir amelenin ilahiyat okuyan kardeşini arabasına bindiriyor. Ona işin, onu gömmek olduğunu, bu akşam intihar edeceğini ve bunun için yüklü ödeme yapabileceğinden bahsediyor. İlahiyatçının dini ve ahlaki pek çok argümanını dinliyor ama ikna olmuyor. Onun bu işi yapamayacağını anladıktan sonra onu istediği yere bırakıp gidiyor.



Ardından gelen sahne aramaları ve işi anlatmayı atlayarak arabasında yaşlı bir Türk olan Bakiri isimli adama talimatları anlatmasıyla ve tekrar aynı ağaca götürmesiyle başlıyor. Sabah bu ağacın altındaki çukura geleceksin, iki kez Bedi Bey diye sesleneceksin, eğer cevap verirsem beni çekecek, vermezsem gömeceksin sonra da paranı arabadan alıp gideceksin. Ağacı gösterdikten sonra Bakiri'yi çocuklara fen öğretmenliği yaptığı müzeye götürmek üzere yola çıkıyoruz. Yolda bu yaşlı adamın da aslında bu işi yapmak istemediğini, hasta çocuğunu tedavi ettirmek için paraya ihtiyacı olduğunu anlıyoruz. Yaşlı Türk sabah çukura geldiğinde yine de intihar etmemiş birini görme ve çukurdan çıkarma umudunda olduğundan bahsediyor, hayatın güzel olduğuyla alakalı uzun konuşmalar yapıyor, Bedi Bey'e dost olduklarını birbirlerini gerçekten tanıdıklarını söylüyor. Bedi Bey'se talimatları konusunda çok ısrarcı.



Son sahnede Bedi Bey'i çukurda görüyoruz, bir fırtına kopuyor ve ekran kararıyor sonrasında Kiyarüstemi bize kamera arkası birkaç sahne göstererek belki içimizi ısıtmak istemiştir? Kasvetli bir film ve bilinmezlikte bir son. İnternette fırtınada gelmiş olabilecek yağmur ile Bedi Bey'in boğularak öldüğünü ve seçimini yapamadığını tanrının dahil olduğunu iddia edenler var. Ben yönetmenin belirsiz bıraktığı bir konuyu sonuca ulaştırmanın manasız olduğunu düşünüyorum.



Önemli olan Bedi Bey'in neye karar verdiği değil. İntihar etse üzülmemiz, etmese mutlu olmamız değil bence bu filmin amacı. Yaşamak için sebebi kalmamış, kendine dair önemli şeyleri yitirmiş bir adamın ölümünü kendince önemli saydığı bir ağacın altına gömülerek anlamlandırmaya çalışışını görüyoruz. Belki bu düşünce bu yazının okuruna oldukça uzak veya yarın kadar yakın. Belki yarın uyanmak için sebep bulamamak, belki hissizleşmek, belki dönüştüğü kişiden nefret etmek, belki ait hissetmemek, belki eksik hissetmek, sakat, bozuk... Belki yalnız hissetmek, kendini anlatamamak. Belki tutunacak bir şeyinin kalmaması, inancını kaybetmek, sevdiklerini kaybetmek, tutkularını kaybetmek. Asla gerçekleştiremeyeceğini fark ettiği hayallerini kaybetmek. Belki tek kontrol edebildiği ölümü olan biri olmak. Bir grek tragedyasında gibi bir meydanda bir anıtın üstüne çıkıp insanların umarsızlığına seslenen bir tirat sonrası kendini ateşe vermek, intihar öncesi kendini kaydettikten sonra gömülmek değil kadavra olarak bilime bağışlanmak istemek, hamamböceği bir gövdeyle kendisini ve ailesini yükünden kurtaracak son bir atlayış...


Bakiri'nin Bedi Bey'in arabasından inmeden önce okuduğu Türkçe şarkıyla bitirelim.

Azizim uçtum gel, dost bağına düştüm gel, yahşi günün kardeşi yaman güne düştüm gel

Sizce neden bu şarkıyı Bedi Bey'e okudu?


Eğer intihar düşüncesi içerisindeyseniz LÜTFEN 182'yi arayın veya bir profesyonele danışın, bazen gece hiç bitmeyecek gibi gelebilir, gün mutlaka doğacaktır. LÜTFEN sabredin. Aklınıza Bakiri'nin şarkısını getirin.

72 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


edipherdem
edipherdem
Apr 30, 2022

Mükemmel bir filmdi. İran kapalı bir kutu, Kiyarüstemi sayesinde gitmesem de İran'ı hissedebiliyorum. Yaşamak için sebebi kalmamış birisine şiir okumak, yaşama bir dut ile bağlanmak: bu dünyanın küçük zevklerinde kendini bulmak... Filmin sonlarına doğru okunan şarkı hayat ve ölüm arasındaki keskinliği almış bence. Yaşamak ya hep ya hiç durumu değil. Hayata kapı aralamış Kiyarüstemi bu şarkıya yer vererek filmde: "Yahşi günün kardeşi/ yaman güne düştüm gel". Umuyorum ki yaman günde gelecek dostlar edindirir bize hayatımız.

Like
© Copyright
bottom of page