top of page
Ara
  • Naz

Bu gün

Kafamla cam arasında kalan elim zonklamaya başladığında uyandım. Koltuklar tamamen dolmuştu. Ağzımın açık kalmasından dolayı oluşan akıntıyı sildim sağ kolumun tersiyle. Kafamın cama yakın kalan kısmını ovuşturdum. Yaklaşık kırk beş dakikadır böyle duruyor olmalıyım. Bacaklarım ağrımaya başlamış, elim benden bağımsızlığını ilan etmiş, ilaçlarımı almam gereken saat geçmiş, kafam bu evrenden uzaklaşmıştı çoktan.


Önümdeki koltukta oturan kişiyi camla perde arasında kalan boşluktan görüyorum. Ensesinde biten saçları kumral. Beyaz gömlek üzerine kırmızı süveter giymiş. Arada kafasına götürdüğünde gördüğüm parmaklarında siyah ojeler var. Tahminimce süveteriyle aynı renkte bir ruj kaplıyordur dudaklarını. Koltuğuna doğru yaklaştığımda parfümle karışık tütün kokusu aldım. Sindiremediği alışkanlıkları kapatmak için fazla çiçekli bir kokuydu. Eminim ki sağ elinin işaret parmağıyla orta parmağının birleşme noktası da aynı kokuyordu. İlkokul öğretmenim, teneffüsten sonraki derse girdiğinde böyle kokardı. Yakınlaşsın istemezdim bana.


Yanında bir erkek çocuğu oturuyordu kadının. Kafasını sola çevirip biraz yukarı kaldırdığında kadını görüyordu. Elindeki küple işi bittiğinde annesi sandığım kadına dönüp isteklerde bulunuyordu. “Ne kadar kalmıştı eve gitmelerine? İstediği oyunu oynayabilecek miydi?” . Ne kadar şımarıktı. Annesi yanındaydı, sapasağlam karşısında duruyordu ve onun yapabildiği tek şey söylenmekti.


Annemle böyle bir yolculuğa çıkmıştık. Beş yaşındaydım. ( tek elimde olan parmak sayısından hatırlatırdım kendime yaşımı.) Nereye gittiğimizle ilgili çok bir detay yok kafamda. Annemi havuz başında şalıyla hatırlıyorum. Rüzgar, şalının pamuklu dokusunu okşuyordu. Kutsal bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Sonra , oyun oynamak için izin alıyordum ondan. Koluma taktığı saati gösterip “ kısa çubuk 5’e, uzun çubuk 12’ye geldiğinde yanımda ol” derdi. Ben de oyun oynarken koluma bakıp bakıp sonradan adlarının akrep ve yelkovan olduğunu öğreneceğim çubukları kontrol ederdim. Uzun çubuğun hızına yetişememe hayretle bakardım. Tam saatinde annemin yanına gittiğimde, lüleli saçlarımı okşardı. Gözlerinde beni tek bırakmanın endişesini de görürdüm. O zaman bilmezdim kız çocuklarını bırakmanın zorluğunu.


Sağ çaprazımda masalı koltuklardan bana doğru olan tarafta sakalları birbirine girmiş bir adam oturuyor. Trenin yoğun ses bulutu onda bir çeşit rahatsızlık oluşturmuş gibi gözlerini kırpıştırıyor. Yüzü yaşlılara has olan lekelerle dolu. Elleri narinlikten çok uzakta. Kalın parmaklarını taşlaşmış tırnakları takip ediyor. Tırnaklarının çevresinde taze ceviz toplamaktan oluşmuş lekeler var. Kafasını bir kasket koruyor. Gri kumaştan. Sol eliyle düzeltirken kafasındakini, bana doğru dönüyor. Onun haberi bile yokken onun nasıl bir tarlada çalıştığını, ne kadar kazandığını, kafasını gece hangi kumaştan yaştık kılıfına dayadığını biliyorum.


Kasketlinin karşısındaki koltukta bir baba kız oturuyor. Babanın sabah tıraşından kalmış olacak, tüm yüzü solüsyonla parlıyor. Saçıyla çenesinin birleştiği noktada unuttuğu sakalları dikkatimi çekiyor. Rızası olmadan kesmiş, tam vedalaşamamış gibi yüzünde büyüttüğü ormandan. Kız çocuğunun saçları örülmüş ve bir paket lastiğiyle tutturulmuş. Omzundan aşağı çaprazlama taktığı çantası var. Bir eliyle çantasını kontrol ediyor çalınmasından korkar gibi. Arada karşısındaki yaşlı adamı inceliyor. Gözlerini alamıyor hatta ondan. Babasına dönüp bir şeyler söylüyor yeni ütülenmiş takım elbiseyi çekiştirerek.


Sonra yaşlı adam, kız ve baba konuşmaya başlıyor. Engel olamıyorum konuşmalarına. Bir bağ şekilleniyor aralarında.


Kızın “dede” deyişini duyuyorum şimdi.


Doğru ya, benim dedem de böyle bir kasket takardı. Kahverengi olurdu ama onunki. Hayır, griydi o da. Elleri daha kirli olurdu. Çok çalışırdı çünkü o. Gözleri çimen yeşiliydi. Bahçesine girdiğinizde kokan yeni biçilmiş çimen gibi. Bazen yorgun düşerdi. Hastalığı yeni başlamıştı o zamanlar. Yanına gittiğimde saçlarımı taramak isterdi. Ben de kendini eğlendirişini, hastalıktan bir süre uzak kalmasını izlerdim.


Düşüncelerimden uyandığımda kız, babasının omzuna yaslanmış uyuyordu. Babası da kafasını kızın kafasının üstüne koymuş gözlerini dinlendiriyordu herhalde.


Bir süre trenden kendimi uzaklaştırıp manzarayı izledim. Bayat bir güneş sonbahardan kalma kuru otlara vuruyordu. Her birini bir saniyeden az görüyordum. Sonra yerine yenisi ekleniyordu. Şu an, acımasızca “geçmiş” oluyordu aniden. Esen rüzgar, köpek sürüsü, içerideki ağlama sesleri, hepsi kontrolümün dışında gerçekleşiyordu.


Omzumda hissettiğim dokunuşla aklımı tekrar içeri çağırdım. Sağımda oturan genç adam su uzatıyordu.


Suyun boğazımdaki düğümü çözmesini hissederken genç adamın baktığı ekrana odaklandım. Boş bir kağıda yazdığı siyah harfler, ekrandan fırlayıp fareler gibi üstüme atıldılar. Kafamı iki yana salladım. Farelerin deliklerine dönmesine sakince izin verdim.


Uyumuşum.


Trenin çıkardığı sesin azalmasıyla uyandım. Bir annenin çocuğunu farklı seslerle uyutması gibi uyutmuştu beni. Etrafımdaki kalabalıkta yabancı yüzler gördüm. Yeni yolcular biniyor olmalıydı.


Ayağa sıçrayıp telaş içinde beyaz gömlekli kadını, gri kasketi, yarım kalmış tıraşı ve lastikten tokayı aradım.


Camdan baktığımda gara doğru giren bir grilik gördüğümü sandım. Yüzünü yine hafif bana döndürdü. Onu izlediğimi biliyordu. Yoluna devam etti. Kasketi, yarım tıraş ve lastik toka takip etti.


Ailemle vedalaşamadan indim trenden. Beni unutmuşlardı. Uyandırmamışlar ve gitmişlerdi. Garın önündeki dijital tarihe baktım.


17.08.22


Benim doğum günüm.

95 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

MEFKURE

© Copyright
bottom of page