top of page
Ara
  • Naz

BANK SAKİNLERİ

Çocukluğundan beri sevmediği karanfil kokusu, kırmızı buzdolabı, sarı kaydıraktan her kaydığında altına yapan çocuk, pazardan alınan bebek arabası, gitmemek için çırpınışlar, sırada yanında oturan güzel kız, ilk şiiri, koridordaki kızarmış ekmek kokusu, Bozcaada’daki Rum teyze, saatler süren gece yolculuğu, uçurumdan atılan koca taş, kıyıda ölenler ve diğerleri.

Altı çoktan erimiş çorabını giyerken aklından bunlar geçti. Odanın içine birazdan altında oturacağı sokak lambasının ışığı vuruyordu. Dudakları kurudukça dilini dışarı çıkarıp çevresinde gezdiriyordu. Gözlerinin altı kuruyordu. Ayağa kalkarken çarptığı dizini ovaladı.

Kapıya yaklaştı. Kediye çarpmamak için belli bir özen göstererek dışarı çıktı. Banka doğru yürüdü. İşte biraz önce odasının içinde olan lamba şimdi kafasının üstündeydi. Bedeninin altında yer kaplayan bu bank, yeni yapılanlardan değildi. Sırtını yasladığı tarafta şu an var olmayan belediyenin adı yazıyordu. Elini koyduğu yerde anahtarla kazındığını düşündüğü yazılar vardı. Birkaç yıl önce birbirine sırılsıklam aşık olan insanların baş harfleri. Komünist sloganlar. Yolları buraya düşmüş feministler. Hayvanseverler ve etçillerden nefret edenler. Şu an bir şey yazması gerekse ne yazacağını düşündü. İçinden bir şey gelmedi.

İlk ziyaretçisi geliyordu işte şimdi. Karda çıkardığı ayak seslerinden tanımıştı onu. Salı günleri hep gecenin bu saatlerinde uğrardı banka.

Yaşlı adam ( ellilerinde olduğunu düşünüyordu), banka oturmadan genç adamın (yirmilerinde) bacağından destek aldı.. Sağ ayağındaki ayakkabının burun kısmı tabanından ayrılmıştı. Soldaki ise yeni boyanmıştı, genç adam zorlasa kokusunu alabilirdi. Yarım kalmış bir meseleydi belli ki.

Elini, kabanının cebine attı yaşlı olan. Birkaç kere katlanmış yeni bir kağıt çıkardı. Yanındakine uzattı.

“ Oku.”

Genç olan tereddüt etmeden katlarından ayırdı kağıdı. Bir bütün halini alan kağıt, bir mektuptan ziyade sabah aceleyle yazılmış bir nota benziyordu ama sonundaki resmi kaşe bunun aksini gösteriyordu.

BU BİR İNTİHAR MEKTUBU DEĞİLDİR

Ben, Mehmet Özler, çok yakın zamanda beni tanıyan herkesi terk edeceğimi bu mektupla duyurmak isterim. Nereye gideceğimi, ne kadar kalacağımı kimseye bildirmedim ve bu bilginin aranmasını özgürce yaşama hakkıma bizzat ihlal olarak bilirim. Kendimi öldürmeyi asla düşünmedim. Beni her nerede tanıdıysanız ve hayatınızın hangi bölümünde yer alıyorsam bunu unutun. Beni sokakta gördüğünüz birine benzetmeye çalışmayın. Bunu kendinize yapmanız anılarınıza yapacağınız aciz bir ihanetten başka bir şey değildir.

Mektup bu şekilde, sanki devam etmesi gerekiyormuş gibi bitiyordu. Mektupla ayakkabıların ortak özelliği buydu. Yarım ve ayrılmış şeyler.

Bu birkaç cümlenin ana temasının öfke olduğunu düşünmek sığ ama belki doğru olabilirdi. Yanımda oturan adam gözlerimin içine bakmıyordu. Ötesini görüyordu şimdi.

“ Mehmet Özler benim. Bu yazıyı tam on dokuz sene önce yazdım. Sonra ne çoğalttım ne de dağıttım. İlk ve tek örneği sadece bende var. Bugün eski evrakları kurcalarken buldum. Mektupta yazdıklarımı gerçekleştirecek zamanım olmadı. O gece deprem oldu. Büyük Gölcük depremi. Beni zaten herkes unuttu. İnsanlar kendilerini unuttu. Benim bir şey yapmama gerek kalmadı.”

Kendince bir şeyi itiraf etmek ister gibiydi. Kaybolma arzusunun elinden alınması onda bir çeşit huzursuzluk yaratmıştı. Tanrıya kızmıştı belki de.

“ Depremden bir gece önce, hayatımın en normal günlerinden birini yaşıyordum. Yani bu mektup bir felaketin üzerine yazılmamıştı. Sabah öğretmenlik yaptığım ilkokula gittim. Gömleğimi düzgün ütüleyemediğim için öğrencilerin garip bakışlarına maruz kaldım. Okulda saatimi doldurup pazardan sebze alışverişi yaptım. Eve geldim. Pırasayı pişmeye koydum ( portakal suyunda). Dinlenmesini bekleyip yemeğe başladım. Bir yandan akşam yemeği yerken diğer yandan da bu mektubu yazdım işte. Şimdi düşününce dediklerimde ciddi miydim? Deprem olmasa yerine getirir miydim bu isteklerimi bilmiyorum.”

Yaşlı adam bu söylediklerini bir cevap vermem için anlatmamıştı. Ben önemli değildim. Gecenin bu saatinde bu bankta herhangi bir insana anlatabilirdi bunları.

Gözleri yavaş yavaş kapanan adam kendini bankın olmayan rahatlığına bıraktı. Bir süre kirpiklerine odaklandım. Geceden göz kapaklarına düşen kar tanelerini izledim. Bedeniyle buluştuktan birkaç saniye sonra kaybolan kar tanelerini.

Yaşlı adam, yakası ve paçaları kan revan içinde, sol kolu içinde hacim olmamasından dolayı aşağı sarkmış, kafasında büyük bir çizik bana doğru yürüyor. Ağzını bağırırmış gibi açıyor ama ses çıkmıyor. Bankın olması gereken yerde bir mezar var. Mezar taşında hiçbir isim yazmıyor.

O gece rüyamda bunları gördüm. Ateşimin çıktığını söyleyebilirim. Öğlene doğru uyandım. Kızarmış ekmeğin arasına acı sos döküp gözlerim yaşarıncaya kadar yedim. Sadece ağlamaya ihtiyacım vardı. Mutfak camından gece oturduğum banka baktım. Üzeri karla kaplıydı. Yaşlı adam bir süre orada oturduysa da, izini kar silmişti şimdi.

Yatak odasına gidip giysi dolabını açtım. Elime gelen ilk gömleği üzerime geçirdim. Aynaya baktığımda yanlış ütülediğimi gördüm. Öğrencilerin fark etmemesini umarak yola çıktım.

Karda bıraktığım ayak izlerine dönüp baktım birkaç kez. Sanki gerçekliğimi ispatlayabilecek tek şey onlarmış gibi.

Ellerim, üşüdüklerinde siyah astarlı kabanımın içine sığındılar. Sağ elime bir şey çarptı hemen. Birkaç kez katlanmış bir kağıt.

BU BİR İNTİHAR MEKTUBU DEĞİLDİR

Ben, Mehmet Özler…

Dün yaşlı adamın cebime sıkıştırdığını düşündüğüm mektup.

Evin kapısına yaklaştığımda bankı kaçırmamaya dikkat ettim. Dış kapının sağ çaprazında kalıyordu. Bir adam oturuyordu şimdi orada. Genç bir tip (yirmilerinde derim), çenesini eline dayamış düşünceli bir haldeydi. Gidip yanında durdum. Asıl amacım konuşmak değildi. İlk dikkatimi çeken kırışık gömleğiydi.

Bana baktı ama bir süre göremedi. Bankın boş kalan kısmındaki karı temizledim. Ceketimin mektupsuz cebinde olan anahtarı aldım ve kazımaya başladım.

“ Rüyaları kaderin yapmak senin elindedir.”

O gece rüyamda depremi gördüm.

60 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Hayaller

Bir Gece

Comments


© Copyright
bottom of page