top of page
Ara

ŞARK'IN ŞARKISI

Gecenin bir vakti, jandarma eri kapıyı vurduğunda, ülkenin ücra bir köşesindeki bu ücra köyde kar diz boyuna ulaşmış, Ferruh çoktan ölmüştü. Hanım içeri odada, hıçkırıklar eşliğinde öpüp kokluyordu yavruyu. Ben, karanlık, müzmin bir boşlukta çaresizce süzülüyordum. Aylardır, ölümün sıradan bir hadise haline geldiği bu diyarda, her gün türlü türlü hastalıktan yitip giden onlarca çocuğun cesedine alışan gözlerim, kendi yavrumun cansız bedenine yabancılaşmış, tam kırk beş dakikadır alışamamıştı. Jandarma erinin ikinci kez, bu sefer daha bir hiddetli vurmasıyla ansıyıp kapıya yöneldim.

-Öğretmenim, selamın aleyküm. Gece gece vurduk kapınızı kusurumuza bakmayın.

Başımı salladım yalnızca, cevap vermedim. Haliyle kuşkulandı er. Bir süre öylece suratıma bakıp ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra suratımdan bir şey anlayamayacağını anlayıp sormaya karar verdi.

-Hayırdır inşallah? Bir durum mu var?

-Bizim oğlan öldü.

Patavatsızca söylenen bu cümlenin ardından göz bebekleri büyüdü yanık tenli erin. İlk tepki olarak kafasındaki kepi çıkarıp önüne eğdi. Bir süre yere baktı, sonra da acırcasına yorgun çehreme. Asker olduğunu, üzülmek gibi bir sivil insan eyleminin ona yasak olduğunu ansıdı. İşini yapmak üzere ölümü çabucak savuşturdu.

-Başınız sağ olsun hocam, ben komutana haber edeyim durun hele.

Hızlıca gözden kayboldu. Çok geçmeden yanında komutan, diğer jandarma erleri ve köylüyle beraber hayatın kapısında belirdiq. Sırayla demir kapıdan içeri girdiler. Komutan:

-Başın sağ olsun hoca. Dedi.

-Dostlar sağ olsun.

-İçeri girelim mi?

Başımı hafifçe sallayarak buyur ettim. Komutan, peşine taktığı yanık tenli erle çocuğun olduğu odayı az seçeneğin arasından doğru tahmin edip hanımın ağlama seslerinin geldiği odaya vardı. Çatık kaşları ve keskin bakışlarıyla çocuğumun cansız bedenini; bir adli tabip edasıyla otopsi ediyor, neden, hangi şekilde öldüğünü kestirmeye çabalıyordu. Gereksiz çabasına son verip halihazırda bildiği cevabı vermek üzere söze girdim:

-Birden ateşi çıktı. İkindiden beri hanım didinip duruyor bir türlü düşüremedi. Sonrası bildiğiniz gibi.

Hanım, gene ağlamaya başladı. Yanık tenli er ağırlaşan ve odadakilerden gitgide soyutlanan bedeniyle köşeye sinmiş bebeği izliyordu. Bu ıssız diyara adım attığından beri onlarca kan revan içindeki, kiminin kolu bacağı eksik, kiminin teşhis edebilecek bir yüzü dahi olmadığı cesetleri gören sanki hiç o değilmiş gibi, bebenin soğuk bedenine vahşetle bakıyordu. Komutan iç cebinden bir sigara çıkarıp uzattı. Sonra kendi yaktı.

-Yazgısı böyleymiş yavrucağın hoca. Allah’ın işine akıl sır ermez. Muhtar bir keresinde; “Şark’ın şarkısı bu komutan” dediydi. “Sesi ne uzaktan ne de yakından hoş gelir.” O hesap işte. Çürüyüp gidiyoruz bu diyarlarda. Yeri geliyor aç, susuz zemherinin soğuğuna katlanıyoruz, yeri geliyor çoluğumuzu çocuğumuzu kaybediyoruz. Ama diğer yandan da isyan etmemek gerek. Ne de olsa günahtır, bugünümüze de şükretmek lazım. Zaten Muhtarın dediğine sen ne bakarsın? Bir dediği bir dediğini tutmaz. Bak gece gece taktı bizi peşine her yerde onu arıyoruz.

-Hayırdır?

Komutan sorumu geçiştirip yanık tenli er’e, gözleriyle kapıyı işaret etti. İşaretle kendine gelen er yavaş adımlarla odayı terk etti, ardına da biz. İçeride kaldığımız kısa sürede bütün köy hayata toplanmıştı. Kapının önüne çıkmamla kalabalıktan birileri uzaktan Kürtçe birtakım şeyler bağırdı. Aralarından Türkçe bilen birinin çıkıp “Başın sağ olsun hoca.” demesiyle anlamış bulundum. Kapının önüne varınca komutan da tekrarladı malum cümleyi. “Dostlar sağ olsun” dedim. Dünya üzerinde, bu kadar anlamını yitirmiş bir cümle daha yoktur. Bir iyi dilek midir? Bir teselli midir? Yoksa bir hatırlatma mıdır? Ya da canından bir parçasını kaybetmiş insana, o an söylenen her türlü cümle dünyanın en anlamsız cümlesi geleceğinden midir? Bilinmez…

O an, düşündüklerim bunlardı. Ne yazık ki jandarma eri kadar şanslı olmadığımdan, ölümü savuşturmak için gerekçe sunabilecek bir işim yoktu. Nitekim aklımdan geçen tüm bu fikirler, içeri odada divanın üzerinde yatanın kendi yavrum olduğuna inanmak istemememdendi. Başka bir yolla, bu sefer bir soruyla denedim.

-Sonunu getirmedin komutan. Muhtar dedin. Hayırdır ne oldu?

-Sorma hocam. Sarıcaların Ahmet yok mu? Muhtar onu vurmuş toprak meselesine.

-Ölmüş mü?

-Ölmüş hocam. Sorup soruşturuyorduk, senin kapını da ondan çaldıydık gece gece.

-Nereye gitti diyorlar? Var mı bir bilen, gören?

-Ahaliye sorduk. Tendürek’e kaçtı diyorlar. Gerçi, bu kış kıyamette dağda insanın işi ne? Bana pek akıllı işi gelmedi hoca.

Görünüşe göre, komutan da gergin havanın yumuşamasına ben kadar sevinmiş, az önce konusunu açmaktan çekinirken uzun bir süre daha muhtarı konuşmuştu. Muhtarın işlediği cinayet, büyük bir utanç duygusuyla da olsa kısa bir süreliğine sorumlusu olduğum düşüncelerden uzaklaşmamı sağlamıştı. Bir cinayetten kendime pay çıkarmanın ve bir ölümü bir başka ölümü unutturmak için kullanmanın verdiği acizlikle kendime öfkelenmek istesem de bundan acı dolu bir haz duyuyordum. Bu sırada köylülerin yüzlerindeki şaşkın ifade dağılmaya başlamıştı. Her biri malum cümleyi tekrar edip hayatı terk ediyor, karla kaplı bir gecenin aydınlığıyla bir başka felaket ortaya çıkana dek beklemek üzere evlerine dönüyorlardı. Ortalığın tenhalaştığını gören komutan da köylülerden hemen sonra izin istedi. Tüm bu curcunanın bitmesiyle, ben de sorumlusu olduğum düşüncelere, ölümün kendisiyle tekrar baş başa kaldım.

Ertesi gün öğlenleyin, cenazesini kıldık Ferruh’un. Köylüyle beraber karla kaplı Tendürek’in eteğine, diğer onlarca masum çocuğun yanına defnettik. Aylar geçti, görev bitti, memlekete döndük. Ferruh, ülkenin ücra köşesindeki ücra bir köyde, yüce bir dağın eteğinde, yazgısını paylaştığı onlarca çocukla birlikte sonsuza dek unutulmaya bırakıldı. Muhtar… Muhtar, orada kaldığım sekiz ay boyunca bir daha hiç dönmedi köye. Daha sonraları duydum, epey bir zaman sonra dönmüş, aileler kan parası karşılığında uzlaşmışlar. Bir cana bedel; bir çift toklu, bir tüfek, bir de kız verilmiş.

6 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

MEFKURE

© Copyright
bottom of page